| | #2502 (permalink) |
| Gerileme ve Çöküş (1699-1923) - III Abdülhamid Han ayrıca Yahudilerin el altından ve gizli faaliyetlerine karşı da harekete geçti. Filistin'in tamamını arazi-i şahâne (padişaha ait arazi) ilan ederek satılmasını yasakladı. Bizzat şahsına bağlı bir orduyu Filistin'de görevlendirdi. Kafkaslar ve Balkanlardaki bir kısım Müslümanları Filistin'e yerleştirdi. Padişahın bu faaliyetleri üzerine Yahudiler bütün güçlerini Abdülhamid Hanı tahttan indirme yoluna çevirdiler. Ve mason yaptıkları yerli hainlerle işbirliği yaparak bu niyetlerini gerçekleştirdiler.6. Berlin Antlaşması'nın 61. maddesi Anadolu'da Ermenilerin yaşadığı vilayetlerde ıslahat yapılmasını öngörüyordu. Bu maddenin Ermeni muhtariyetini doğuracağını ve ülke bütünlüğünü parçalayacağını görerek Abdülhamid Han uygulamadan kaldırdı. Bu maddeyi uygulama taraftarı olan sadrazam ve devlet adamlarını azletti. Bunun üzerine çeşitli Avrupa şehirlerinde ve Amerika'da yetiştirilmiş Ermeni ihtilalcileri Türkiye'de ihtilal hazırlıklarına giriştiler. Devletine bağlı Ermenileri terörle sindirerek kendilerine katılmaya zorladılar. Böylece İhtilalci Ermeniler tarafından doğuda pek çok Ermeni vatandaş katledildi. Avrupa'da da bu katliamların Türkler tarafından yapıldığı intibaını vermek için yoğun bir propaganda başlattılar. Ermeni ihtilalcileri tarafından Abdülhamid Han "Kızıl Sultan" ilan edildi. Bunların niyeti Türkiye'de bir ihtilal hareketi uyandırdıktan sonra Avrupa devletlerinin müdahalesini sağlamaktı. Ancak giriştikleri pek çok teşebbüs Abdülhamid Han tarafından Avrupalıları ayağa kaldırmadan bastırılıp söndürüldü. Ayrıca Doğu Anadolu'da Hamidiye Alayları'nı kuran padişah bölge aşiretlerini kendisine bağladı. Bu olaylarla bölgede asayişi sağlayarak devletin hakimiyetini pekiştirdi.Bu defa Ermeniler de padişahı ortadan kaldırmadıkça Ermenistan'ı kuramayacaklarını düşündüler. Avrupa'da meşhur bir teröristi para ile tutup İstanbul'a getirdiler. Cuma namazı için gittiği Yıldız Camiinde II. Abdülhamid Hanın arabasına bomba konuldu. Ancak camiden çıktıktan sonra padişahın bir dakikalık gecikmesi hayatını kurtardı.7. 31 yıllık olaylar sonunda dış düşmanlar emellerine ulaşabilmek ve Osmanlı Devletinin yıkılmasını sağlamak için Sultan Abdülhamid Han'ın ortadan kaldırılması veya tahttan indirilmesi gerektiğinde birleştiler. Ancak bütün teşebbüs ve gayretlerine rağmen bunu başaramadılar. Binlerce yıllık bir tarih gösteriyor ki Türk dışarıdan yıkılmıyordu. Öyleyse yine tarihi entrikalar dönmeli ve Osmanlı Türklüğü içeriden parçalanmalıydı. Tezgâhlar bu gaye ile dönmeye başladı. 1890 yılında İngilizlerin desteğiyle kurulan İttihat ve Terakki Cemiyeti'nin hedefi Abdülhamid Han'ı tahttan indirmek ve meşrutiyeti ilan etmekti. Büyük paralarla Osmanlı devlet adamlarını satın almaya ve kısa sürede pek çok taraftar bulmaya başladılar. Bu cemiyet 1897'de padişahı tahttan indirmek için tertip içine girince basılarak üyeleri yakalandı. Bunlar idama mahkûm edildilerse de cezaları padişah tarafından müebbet hapse çevrilerek yurdun çeşitli yerlerine sürüldüler. Ancak bunlar Paris'e kaçarak faaliyetlerine devam ettiler. Ermeni Yahudi ve Balkan komitecileriyle yani padişahın aleyhinde olan herkesle işbirliğine başladılar. Müslüman kanı dökmekten zevk alan Bulgar Sırp Yunan çeteleri Abdülhamid Han'ı tahttan indirmek için İttihat ve Terakki Cemiyetine kucak açtılar. Bunların ihanetleri o dereceydi ki Ermenilerin düzenlettirdiği bombalı suikasttan padişah kurtulduğu zaman şâir Tevfik Fikret teröriste; "Ey şanlı avcı" diye sesleniyordu.Türkiye'de padişaha karşı olmak âdeta aydın olmanın bir gereği gibi görülmeye başlandı. Sarıklı medrese hocalarından setre pantolonlu Fransız taklitçilerine kadar herkes muhalifti. Nihayet bu yoğun propaganda ordudaki genç subaylar arsında da yayılmaya başladı. Bazı subaylar çeteciliği bir siyasî hareket kolu olarak benimseyerek Türk Devletine karşı komitacılığa yani dağa çıkıp isyana başladılar. Aralarında Enver Niyazi gibi mâceracı kimselerin de bulunduğu bu subaylar grubu kendilerine kuvvet sağlayabilmek için Bulgar komitacılarıyla ortak hareket ediyorlardı. Selanik'te bulunan Osmanlı Üçüncü Ordusu âsî bir ordu haline geldi.Neticede II. Abdülhamid Han II. Meşrutiyet'i ilan etmek zorunda kaldı (1908). Böylece saltanatının yaklaşık beş ay sürecek üçüncü ve son bölümü başladı. Abdülhamid Han'ın tahta çıktığı zamanda olduğu gibi bu devrede de iktidar yetkileri tamamen elinden çıkmıştı. Bir yerde 1908 Osmanlı Devleti tarihinde artık Osmanlı hânedanının devre dışı bırakıldığı ve siyasî iktidarın ellerinden alındığı bir tarih oldu.İttihatçılar silah zoru ile iktidara geldikleri için yeni meclisin kurulmasında da çetecilik metodlarını kullandılar. Meclisi kendi adamlarıyla doldururlarken muhaliflerini de kiralık katillerle ortadan kaldırdılar. Ancak bunların iktidarı sağlamlaşırken devlet çatırdamaya başladı. Türkiye'ye bağlı bir prenslik olan Bulgaristan hemen bağımsızlığını ilan etti. Avusturya-Macaristan İmparatorluğu Türkiye'ye ait olan Bosna-Hersek'i ilhak ettiğini bildirdi. Girit muhtar idaresi Türkiye'den ayrıldı ve Yunanistan'la birleşti. Ermeni komitacıları Adana ve çevresinde büyük bir isyan çıkardılar. Ülkenin bir baştan bir başa tam bir kargaşa içine düştüğü sırada 31 Mart Vakası meydana geldi. İttihatçıların Selanik'ten İstanbul'a getirip yerleştirdikleri Avcı taburlarına mensup bir kısım asker ve halk ayaklanarak İttihatçılara karşı harekete geçti. Padişah yetkilerinin çoğunu Meclise devrettiği için inisiyatifini kaybetmişti. Meclis iş göremiyordu. On gün kadar devam eden bu kargaşalıkta İttihatçılar Rumeli'nde ne kadar Sırp Bulgar Rum Arnavut çetecisi varsa topladılar. Bunların yanına pek az da Türk askeri katıldı. Üçüncü Ordu kumandanı Mahmut Şevket Paşa'nın emri altında İstanbul'a gelen bu çetecileri devlet merkezine sokmak istemeyen kumandanlar Padişaha müracaat ettiler. Ancak kardeş kanı dökülmesini uygun bulmayan padişah buna izin vermedi. İsyanı yatıştırma bahanesiyle İstanbul'a giren İttihatçılar ve dağdan inmiş Balkan komitacıları pek çok kan döktüler. Ayrıca isyanın sorumlusu olarak da padişahı gösterip onu tahttan indirmeye karar verdiler. Fetva emîni Hacı Nuri Efendi padişahın tahttan indirilmesi için hiç bir sebebin bulunmadığını söyleyince söylediklerini yapacak birini bulup fetva yazdırdılar.Daha sonra Yahudi Emmanuel Karasu Ermeni Aram Arnavut Toptanî ve Gürcü Ahmed Hikmet Paşa Padişaha giderek; "Millet sizi istemiyor" dediler. Ancak Türk milleti adına söz söyleyen görülmüyordu.Tarihimizin en büyük lekelerinden biri olan bu hadise aynı zamanda Türk Milletine yapılan en büyük hakaretlerden biriydi.II. Abdülhamid Han Türk tarihinin çok büyük bir şahsiyeti ve dünya siyaset tarihinin de en önemli kişilerinden biridir. Belki de bu büyüklüğü yüzünden kolay anlaşılamadı ve aleyhinde yerli ve dış düşmanlar her şeyi söylediler. Ancak gelişen olaylar zamanla padişahın ne kadar haklı olduğunu ortaya koydu. Fakat devlet elden gitti. Muhaliflerin başı olan Ahmed Rıza Bey Cumhuriyet döneminde yazdığı hatıralarında ona övgüler yağdırdı. Bu korkunç pişmanlığın en açık örnekleri Süleyman Nazif Rıza Tevfik Bey ile diğer bazı şairlerin yazdığı şiirlerle dile getirildi.II. Abdülhamid Han eğitim ulaşım imar ve kültür faaliyetleri bakımından Osmanlı Devletinin en önde gelen padişahlarındandır. Osmanlı kültür hayatının iki büyük padişahından biridir. Bunlardan birincisi eser yazdırmada ön sırayı alan II. Murad'dır. Sultan II. Abdülhamid de İmparatorluğun başından beri yazılmış bütün eserleri bastırmakla dikkat çeker. Bu bakımdan köklü ve geniş kültür faaliyetleri içinde yer alan hiçbir devirde onunki kadar okul açılmamış o kadar çok insan yetişmemiştir. Bunların hemen hepsi Çanakkale Savaşı'nda şehit düştü ve devlet fikir bakımından da gerilemiş oldu. I. Dünya Savaşı'nın ve Millî Mücadele'nin bütün başarılı kumandanları (Mustafa Kemal Paşa dahil) o devir Harbiyesinden yetişmiş aydın insanlardı.Osmanlı Devletinin son parlak dönemini yaşatan bu büyük devlet ve siyaset adamı devrinde dünyanın dört büyük gücünden biri olan ve yedi milyon küsur kilometrekareden fazla olan ülke toprağını İttihatçılara teslim ederken: "Türkiye'yi on sene idare edebilirlerse bir asır idare ettik diye sevinsinler" demiş ve muhtemel neticeyi daha o anda işaret etmiştir.Nitekim bu tarihten itibaren ülkemiz büyük felaketlerle karşı karşıya kaldı. 1911'de İtalyanlar Trablusgarb'ı işgal etti. 1912'de Balkan Savaşı bozgunu oldu. İki büyük kıta ile ilgimiz kesildi. Afrika'da 1.200.000 Rumeli'de ise 250.000 kilometrekare vatan parçası elden gitti. Bu sırada İttihatçılar devlet içinde iktidarı bütünüyle ele geçirdiler. Enver Bey paşalığa terfi etti. Eski posta kâtibi Talat Bey paşalıkla sadrazam oldu. İstanbul muhafızı olan Albay Cemal Bey de paşa yapıldı. Böylece Enver-Talat-Cemal adlarındaki paşalar devlette tek söz sahibi oldular. 1914 yılında da bir oldu bittiye getirerek Fransa İngiltere ve Rusya'ya karşı Almanya'nın safında I. Dünya Savaşı'na girdiler. Osmanlı Devleti dört yıllık savaş içinde yedi cephede çarpıştı ve yüzbinlerce evladını kaybetti. Aslında Türk orduları savaşlarda büyük başarılar gösterdiler. Çanakkale ve Irak cephesinde müttefik kuvvetler bozguna uğratıldı. Filistin ve Suriye Cephelerinde ise İngilizlere yenilerek Adana'ya çekildiler. Fakat Almanya barış isteğiyle ittifaktan ayrılınca Osmanlı Devleti de bu kötü şartlar altında barış istemek zorunda kaldı. Artık Osmanlı Devleti bitmişti.I. Dünya Savaşının son günlerinde önce Abdülhamid Han ve arkasından Sultan Mehmed Reşat vefat ettiler (1918). II. Abdülhamid Han'a çok hazin bir cenaze töreni yapıldı. Onun 33 yıl boyunca bütün cihana karşı ayakta tuttuğu koca Türk Devleti komitacılıktan yetişmiş kişiler elinde on yılda eriyip bitti. Meşhur tarihçi ve yazar Ahmed Rasim padişahın tabutunun arkasından; "Senin cenazen bile bu milleti idare edebilir" diye ağlıyordu. Bir Yahudi tarihçi ise; "En ufak menfaati uğruna bütün dünyayı feda etmeyi göze aldığı milletinin felaketini görmemek için bir an önce öldü" demekten kendini alamıyordu.İttihatçılar ise I. Dünya Savaşı sonunda ülkenin düşmana teslimi anlamına gelen Mondros Mütarekesi'ni imzaladıktan sonra bir gece yarısı ülkeyi terk ettiler. Tahta geçen Sultan Vahideddin'e ise mevcut bulunmayan bir devletin hükümdarlığını yapmak kaldı.Devlet-i Âliyye-i Osmaniyye yani "Yüce Osmanlı Devleti" 1920 yılında Sevr Antlaşması ve İstanbul'un işgaliyle siyasî bakımdan sona erdi. Böylece altı yüzyılı aşkın bir ömrü olan bu büyük Türk Devleti yerini Mustafa Kemal Atatürk'ün dehası ve milletine olan inancı ile kurduğu Türkiye Cumhuriyeti'ne bıraktı.Bugün Birleşmiş Milletler teşkilatının yapmak istediği fakat başarılı olamadığı dünya devleti fikrini Osmanlı İmparatorluğu altı asra yakın bir süre devam ettirdi. Avrupa'nın yarıdan fazlasını egemenliği altında bulundurdu. Bu milletlerin her türlü meselelerini kendi dinine bağlı imişlercesine halletmeye çalıştı ve başarılı oldu. Bugün dünyanın bel bağladığı insani kaidelerin ve hürriyetlerin büyük bölümünü ırk ve din farkı gözetmeksizin en adaletli biçimde uyguladı ve reâyâ denilen gayr-i müslim unsurun günümüze gelmesini sağladı.Bu muazzam imparatorluğun tarih sahnesinden çekilmesiyle bünyesinden irili ufaklı 24 devlet doğdu. "Daha fazla hürriyet" "daha âdil idare" diye ayaklanarak devlet kuran milletler aradan bir yüzyıla yakın zaman geçmiş olmasına rağmen halen aradıkları huzuru bulabilmiş değillerdir. | |
| |
| | #2503 (permalink) |
| Devlet Teşkilâtı Kültür ve Medeniyet - IDevlet teşkilatı merkez ve eyalet olmak üzere ikiye ayrılırdı. Merkez Teşkilatı: Merkeziyetçi idareye sahip Osmanlı Devletinin başı; padişah sultan hünkâr han hakan da denilen hükümdardı. Padişah bütün ülkenin hakimi idarecisiydi. Görev ve yetkileri devlet teşkilatında müesseseler ve yüksek kademeli memurlar tarafından da paylaşılırdı. Sadrazam ve Divan-ı Hümayun'un diğer üyeleri padişahın en büyük yardımcılarıydı. Dîvan bakanlar kurulu; sadrazam da başbakan mahiyetindeydi. Dîvanda devletin birinci derecede önemli mülkî idarî malî siyasî askerî meseleleri görüşülüp karara bağlanırdı. Divan padişah adına sadrazam kubbe vezirleri kazaskerler nişancı ve defterdarlardan oluşurdu. 19. yüzyılda Osmanlı kabinesi; sadrazam (başbakan) sadaret kethüdalığı (İçişleri Bakanlığı) reisülküttaplık (dışişleri bakanlığı) defterdarlık (maliye bakanlığı) çavuşbaşılık yeniçeri ağalığı 1826'da seraskerlik (millî savunma bakanlığı) kaptan-ı deryalık (deniz kuvvetleri komutanlığı) makamında bulunan kişilerden meydana gelirdi. Dîvan kararlarını içeren defterler Topkapı Sarayı'nda arşiv mahiyetindeki Defterhanede muhafaza edilirdi.Eyalet Teşkilatı: Devlet teşkilatında en büyük idarî bölüm eyaletlerdi. Eyaletler; sancak kaza ve nahiyelere bölünmüştü. Eyaleti beylerbeyi sancağı sancakbeyi yönetirdi. Eyaletler gelir bakımından salyaneli ve salyanesiz (yıllıklı ve yıllıksız) olmak üzere ikiye ayrılırdı. Eyaletlerin merkez teşkilatına benzer bir idare tarzı vardı. Şehirler kadı tarafından idare edilir emniyet subaşı tarafından sağlanırdı.Siyasi ve Hukukî İdare: Osmanlı Devletinde esas itibariyle İslam Hukuku uygulanırdı. İslâm hukukunda açıkça belli olmayan konular bu hukukun ilkelerine aykırı olmamak kaydıyla şeyhülislâmların fetvaları ve kanun ve kanunnameler şeklinde düzenlenirdi. Yasama yetkisi padişahındı ve padişah adına yapılırdı. Medenî hukukta Hanefî mezhebinin hukuk sistemi tatbik ediliyordu. Ceza hukuku ve diğer sahalarda sultanî hukuk da denilen örfî hukuk uygulanmaktaydı.Osmanlı hukuk düzeni içerisinde idare maliye ceza ve benzeri konularla ilgili alanlarda padişahın emir ve fermanlarında bulunan değişik meselelerle ilgili kanunnameler vardı. Osmanlı Devletinde ilk kanunname Fatih Sultan Mehmed (1451-1481) ikinci kanunname ise Kanunî Sultan Süleyman tarafından çıkarıldı. Bu kanunnamelerde saltanatla ilgili konular yanında reaya ve Müslüman halkın devlet düzeni içindeki davranışlarını belirleyen hükümler vardır.Büyük ve uzun ömürlü devletler üstün adaletle ayakta dururlar. Zulüm üzerine kurulmuş devlet ve imparatorluklar da olmuş ise de ömürleri kısa sürmüştür. Kendisine mahsus özellikleri bilhassa kendi dışındaki dinlere tanıdığı haklar daha doğru bir ifadeyle diğer dinlerin işlerine ibadetlerine ve âdetlerine karışmamak gibi özellikler gösteren Türk adaleti dünya milletlerine örnek olmuş yüzyıllar öncesi kavuşulan bu seviye; bugünün medenî denilen milletleri tarafından halâ yakalanamamıştır. Bu sebepledir ki F. Dowey'in dediği gibi "Onaltıncı yüzyılda bir çok Hıristiyan adaleti ağır ve kararsız olan Hıristiyan ülkelerindeki yurtlarını bırakarak Osmanlı ülkesine gelip yerleşiyorlardı." F. Babinger ise "Osmanlı ülkesinde herkes kendi halinde bahtiyar olabilirdi. Mutlak bir dinî hürriyet hüküm sürerdi ve kimse şu veya bu inanca sahip olduğundan dolayı bir güçlükle karşılaşmazdı" demektedir.Osmanlılarda bir ücret karşılığı vazife gören devlet memurları vardı bir de şehirlerde oturan esnaf ve tüccarlar köylerde oturan ve devletin temelini teşkil eden çoğu üretici köylüler verdi. Bunlara reâya denirdi. Vergi vermesi nüfusun büyük kısmını meydana getirmesi bakımından köylü devlet için halkın ve tebaanın esas kesimi sayılıyordu. Üretici güç büyük ölçüde köylülerin elindedir. Bu güç olmaksızın ordu ve devlet mümkün değildir.Şehirlerin dışında kalan ve köylerde yaşayan kalabalık halk topluluğu daha çok tarım hayvancılık ve değişik toprak işçilikleriyle uğraşırdı. Bunlardan zanaat sahibi olan veya olmak isteyenler şehir ve kasabalara gidip kendileri için elverişli olan işlere girerlerdi. Kabiliyetli olanlar ise daha başka devlet görevlerine yükselirlerdi.Osmanlı Devletinde kuruluşundan itibaren devlet idaresinde yürütme ve yargılama gücü ayrı olarak düşünülüp uygulandı. Eyalet yöneticileri padişahın yürütme yetkisini kadılar da yargılama yetkisini temsil etmekteydi. Osmanlılar bu iki kuvvet ayırımını âdil bir devlet idaresi için esas kabul ederlerdi.Saray Teşkilatı: Osmanlı Devletinin kuruluşundan sonra saray teşkilatı da diğer kurumlar gibi gelişme gösterdi. Bursa ve Edirne saraylarından sonra İstanbul'un fethi üzerine bugünkü İstanbul Üniversitesi merkez binasının olduğu yerde Fatih Sultan Mehmed tarafından Saray-ı Atîk denilen eski saray kuruldu. Daha sonra yine Fatih tarafından Saray-ı Cedid adı verilen Topkapı Sarayı yaptırıldı.Bu saraylar padişahların hem ikamet ettikleri yer ve hem de bütün devlet işlerinin görüşülüp karar verildiği en yüksek devlet dairesiydi.Osmanlı Devletinde saray teşkilatı üç kısımdan meydana gelmekteydi: 1) Bîrun denilen dış bölüm 2) Enderûn denilen iç kısım 3) Harem-i hümayun.Sarayın Bîrûn adı verilen kısmı sarayın dışı yani Babüs'saâde haricindeki teşkilatıdır. Bu bölümün işleri çeşitli olduğundan her birinin memurları da ayrı ayrı sınıflardandı. Burada görevli olan ilmiye sınıfı ile Birûn ağaları denilen kişiler sarayın hem harem hem de Enderun kısmının dışındaki yerlerde ve dairelerde bulunup görevlerini yaparlar ve akşamları evlerine giderlerdi. Birûn teşkilatına âit bütün tayinler sadrazam tarafından yapılırdı.Enderûn: Sarayın bu bölümü yüksek dereceli devlet memuru yetiştiren bir okul ve eğitim yeriydi. Padişahlar bir kısmı sarayda ve bir kısmı da orduda olmak üzere Müslüman Türk terbiye ve kültürü ile yoğrulmuş kendilerine sadık bir sınıf yetiştirdikten sonra Osmanlı devlet idaresini bunların eline vermiştir.Küçük yaştaki devşirme denilen çocuklar saraya alınmadan sivil Müslüman Türk ailelerin yanında büyük bir itina ile yetiştirilirlerdi. Dinî bilgileri ve Türkçe'yi öğrenirler daha sonra saraya alınırlar burada da mükemmel bir tahsil gördükten sonra sıraları gelince liyakat ve yeteneklerine göre saray dışındaki çeşitli devlet işlerine tayin edilirlerdi. Sarayda her koğuşun ve sınıfın fertlerinin kaydına mahsus defterler olup bunların saray terbiyesi üzere yetişmeleri için her koğuşta lala tabir edilen hocalar vardı.Osmanlı sarayı hem devletin en yüksek idare organı hem de en yüksek yöneticilerini yetiştiren bir müessese idi. Sarayın kendine mahsus usul ve erkânı vardı.Harem-i hümayun: Padişahın aile efradının; padişah kadınlarının padişahın kız ve erkek çocukları ile harem ağalarının ve muhasiplerinin oturduğu yerdi. Yerleşim olarak valide sultanın dairesi şehzadeler mektebi padişahların yatak odaları cariyelerin yetiştiği yerler gibi bölümleri vardı. Haremde; valide sultan başkadın efendi padişah kızları gedikli kadın ve hizmetçiler (cariye) bulunurdu.Osmanlı sarayının harem bölümü hanedan mensuplarının özel aile hayatlarını yaşadıkları yerdi. Devletin bütün kurumları ve cemiyet hayatında olduğu gibi buradaki günlük hayat da İslâmî esaslara Türk örf ve an'anesine titizlikle riayet edilerek yürütülürdü. Haremde bulunanlar küçük yaştan itibaren çok titiz ve ciddî bir eğitimden geçirilerek yetiştirilir saraya has âdab ve terbiyeye uymalarına özen gösterilirdi. | |
| |
| | #2504 (permalink) |
| Devlet Teşkilâtı Kültür ve Medeniyet - IIOrdu: Osmanlı ordusu kuruluşundan 20. yüzyılın başına kadar kara ve deniz kuvvetleri olmak üzere teşkilatlanmıştı. 1909-1910 yıllarında Avrupa ordu teşkilatına giren hava kuvvetleri 1912'de de Osmanlı Devletinde kuruldu. Osmanlıların kuruluşunda ordu aşiret kuvvetlerinden meydana geliyordu. Fetihlerin genişlemesiyle gönüllülerin fethedilen yerlere iskânla da Türkmen bey ve kuvvetlerinin katılmasıyla asker miktarı artıp teşkilatlanmaya gidildi. Beylik akıncı ve gönüllü kuvvetlerine ilaveten 1361 yılında yaya (piyade) ve müsellem (süvari) olmak üzere düzenli ve daimî ordu teşkilatı kuruldu. Osmanlı kara kuvvetleri; piyade süvari eyalet askerleri ile teknik ve yardımcı sınıflardan oluşurdu. Piyadeler; acemi yeniçeri cebeci topçu top arabacıları lağımcı humbaracı ocakları olmak üzere yedi ocağa ayrılırdı. Süvariler de; sipahi silahtar sağ ulûfeciler sol ulûfeciler sağ garipler sol garipler bölükleri olmak üzere altı bölüğe ayrılırdı. Eyalet askerleri; timarlı sipahiler ve yerli kulu teşkilatı olmak üzere ikiye ayrılırdı. Timarlı sipahiler Osmanlı ordusunun en önemli kısmı olup timar sahipleriyle bunların beslemek ve yetiştirmekle yükümlü oldukları cebelülerden meydana gelirdi. Yerli kulu teşkilatı; yurtiçi geri hizmet ve kale kuvvetleri olmak üzere üç bölümdü. Yurtiçi teşkilatı; belderanlar cerahorlar derbendciler martaloslar menzilciler voynuklar gruplarından; geri hizmet teşkilatı yaya ve müsellemler ile yörüklerden; kale kuvvetleri teşkilatı ise azaplar gönüllü ve beşlilerden oluşurdu. Akıncılar Osmanlı ordusunun öncü gücü olup kuruluşuna gelişmesine ve genişlemesine çok hizmetleri geçmiştir.Deniz Kuvvetleri (Donanma): Osmanlı deniz kuvvetleri Karesi Menteşe Aydın gibi denizci beyliklerin hakimiyet altına alınmasıyla sahip olunan gemi ve personeliyle kuruldu. İlk zamanlarda Karamürsel Edincik ve İzmit'teki gemi inşa tezgâhları Yıldırım Bayezid Han zamanında (1386-1402) Gelibolu Yavuz Sultan Selim zamanında (1512-1520) Haliç Kanunî Sultan Süleyman zamanında (1520-1566) Süveyş ve zamanla Rusçuk Birecik tersaneleri kuruldu. Bu tersanelerde kürekli ve yelkenli gemiler imal ediliyordu. Buharlı gemilerin keşfiyle 1827'de donanma buğu denilen bu gemilerle de donatıldı. Kürekli gemi çeşitleri olarak; uçurma karamürsel aktarma üstüaçık çete kayığı brolik celiyye çamlıca şayka firkate mavna kalite gırab şahtur çekelve kırlangıç baştarda ve kadırga kullanıldı. Yelkenli gemi çeşitlerinden de; ateş ağrıpar barça brik uskuna korvet kalyon firkateyn kapak ve üç ambarlı kullanıldı. Donanmanın başı 1867 yılına kadar kaptan-ı derya bu tarihten sonra da bahriye nazırı unvanını taşıdı. Osmanlı donanması; muazzam teşkilatı kuvvetli harp filosu cesur üstün kabiliyetli kaptan ve leventleriyle Karadeniz Ege Denizi Akdeniz ve Kızıldeniz'e hakim olup Hind ve Atlas Okyanuslarında Osmanlı sancağı ve armasını dalgalandırıp temsil ediyorlardı. Osmanlı donanmasının 27 Eylül 1538 tarihinde müttefik Avrupa devlet ve kavimlerinden meydana gelen Haçlı donanmasına karşı kazandığı Preveze Deniz Zaferi bugün de Deniz Kuvvetleri Günü olarak kutlanmaktadır.Maliye: Osmanlı Devletinin gelir ve giderlerine 1838 yılına kadar defterdar bu tarihten sonra ise maliye nazırı ve teşkilatı bakardı. Defterdar Divan-ı hümayun yani bakanlar kurulu üyesiydi. Başdefterdar padişahın malî işlerde vekilidir. Başdefterdarın şıkk-ı sanî ve şıkk-ı salis olmak üzere iki yardımcısı vardı. Önceleri tek olan defterdar sayısı devletin genişlemesiyle birlikte arttı.İslam hukukuna göre alınan vergiler; Uşr (aşar öşür) haraç ve cizyedir. Halkın öşür dediği uşr toprak mahsullerinden alınan onda bir nispetindeki zekâttı. Uşr dört çeşit zekât malından toprak ürünleri zekâtı ile hayvan zekâtına ve "âşir" denilen zekât memurlarının ithalatçı tüccardan topladığı zekâta denirdi. Emval-i batına denilen diğer zekât mallarının zekâtını Müslüman zengin bizzat kendisi hesaplar ve emredilen yerlere verirdi. Bu bakımdan uşr ve zekât ibadet olup diğer vergiler gibi bir vergi değildir.Haraç; zor ile alınıp da gayrimüslim vatandaşlara bırakılan veya sulh (anlaşma) ile alınıp onların olan topraktan alınan beşte bir üçte bir veya yarıya kadar olabilen toprak mahsullerinden alınan vergidir. Cizye ise ehl-i kitap (Hıristiyan ve Yahudi) gayrimüslim erkeklerden alınırdı.Örfî vergilere avârız vergileri de denirdi. Bunlar tekâlif-i divaniye ile ihtisap ağnam yâva madenler otlak ve kışlak resimleridir. Tekâlif-i divaniye devletin ihtiyaç duyduğu zamanlarda aynî veya para olarak; avârız akçesi nüzul bedeli sürsat bedeli kürekçi bedeli gibi çeşitleri vardı. Mülk olup vergiye tâbi olan toprakların çoğu öşürlü çok azı haraçlı idi. Memleket topraklarının çoğu mîrî idi. Önceleri kiraya verilen mîrî toprakların çoğu sonradan vatandaşa satılarak veya vakfedilerek öşürlü hâle gelmiştir. Vakıf topraklarından da uşur alınırdı. Mîrî toprağın kiraları asker ve subayların olurdu. Bunlara dirlik denirdi. Askerin toprağına timar subayın toprağına zeâmet general düzeyindeki kişilerin toprağına has denirdi. Bunların yıllık gelirleri ise yaklaşık şöyleydi: Timar 3000-20.000 akçe arası; zeâmet 20.000-100.000 akçe arası; has 100.000 akçeden fazla. Osmanlı parasına akçe denirdi. Osmanlılarda sikke mangır metelik kuruş pul para gibi para birimleri kullanılmıştır. Belirli bir miktar para anlamında ise kese tabiri kullanılmıştır. Osmanlı Devletinde gelirler; merkeze gönderilenler eyaletlerde bırakılan mahallî belde gelirleri olarak sınıflandırılabilir. Olağandışı gelirlerden olan ganîmet de varsa da devamlı değildir. Devlet aldığı vergilerle; vatandaşın canını malını şerefini hakkını vicdan hürriyetini ticaret hürriyetini korumakta millî savunma ve asâyişi sağlamaktaydı. Pek çok dinî sosyal bayındırlık iş ve eserleri çok iyi işleyen vakıf kurumunca yapılıp bu hususlarda devlet bütçesine çok büyük katkıda bulunuyorlardı.İktisadî Hayat Sanayi ve Ticaret: Bunlar devlet ve özel sektörce yapılırdı. Genellikle önemli ve büyük işletmeler devletçe küçük ve daha çok piyasa ihtiyacı olan işletmeler özel sektörce yürütülürdü. Devlet sektörü; millî savunma devlet ve saray ihtiyaçlarını karşılardı. Silah sanayii ve harp malzeme ve levazımatı devletçe yapılırdı. Harp gemileri devlet tersanelerinde yapılmasına rağmen özel sektörce işletilen tersaneler de vardı. İhracat malları özel sektörce üretilirdi. Osmanlı silah sanayii çok ileri olmasına rağmen ihracatı yasaktı. Üstün teknik ve ateş gücü ile kaliteli malzemeden üretilen Osmanlı silahlarına sahip olmak Avrupalıların meraklarından olup çeşitli yollardan sağlananlar da çok fahiş fiyatlarla alınırdı. Ticaret; kara ve deniz yoluyla yapılırdı. Kara ticareti kervan ve kafilelerle deniz ticareti de ticaret filolarıyla gerçekleştirilirdi. Osmanlı karayolları dünyanın en bakımlı yolları olup granit taş döşeliydi. Granit yollar ordu kervan ve yayaların geçmesi içindi. Sürüler granit yolun iki tarafında tesviye edilmiş iki toprak şeritten geçerdi. Tesviye edilmiş toprak yollar da vardı. 19. yüzyıldan itibaren de pek çok demiryolu döşendi. Tüccar devletin himayesinde olup serbest huzur ve emniyet içerisinde hareket ederdi. Türk armatörlere ait ticaret filoları olup bu armatörlerin gemileri ticaret hanları ve çok büyük servetleri vardı. Şehirlerde büyük ticaret merkezi mahiyetinde kapalı çarşılar vardı. Bunların en iyi bilineni halen kullanılan İstanbul kapalı çarşısıdır.Ticaret hanları toptancı tüccarın hem yazıhane hem depo olarak kullandığı iş hanlarıydı. İstanbul dünyanın en büyük iş ve ticaret merkeziydi. Esnaf loncalar halinde teşkilatlanmıştı. Esnafın iş kolları çok çeşitli olup kalite ve temizlik esastı. İpek pamuk kıl ve yünden çeşitli kumaşlar dokunurdu. Ak alemli Ankara sofu Malatya sofu abâyî nefs-i halep muhayyir seranik berek boğası kutnî mukaddem menevşeli nakışlı sali çatma binişlik çakşırlık astar kadife ve ibrişim dokumaları meşhurdu. Şap demir kurşun gümüş madenleri işletilirdi. Osmanlı ihraç malları; ipek ipekli kumaşlar yün ve yünlü kumaşlar pamuk ve pamuklu dokumalar yapağı tiftik yünü mazı halı şaptı idi. İhracı yasak olanlar; zahire bakliyat at silah barut kurşun bakır kükürt sahtiyan ve gön (deri) olup dışarıya çıkarılmazdı. Çuha sülyen zeybak bakır tel sarı teneke üstübec kâğıt cam sırça boya iğne boncuk makas ayna kürk balık dişi ithal edilirdi. Osmanlı ticarî işlem yaptığı önemli ticaret ve iskele merkezlerinden İstanbul İzmir Selanik Avlonya Draç Payas Trablusşam Sayda İskenderiye Basra Kalas Kefe Sinop Trabzon limanları ile İstanbul Edirne Gümülcine Filibe Sofya Üsküp Manastır Yanya Bosna-Saray Budin Bursa Ankara İzmir Konya Diyarbekir Mardin Erzurum Halep Şam Kahire Bağdat ve Musul başlıca ticaret merkezleriydi. Yabancıların haberleşmesini sağlayan sâi denilen posta teşkilatı ve bunların başında sâibaşılık adıyla posta müdürlüğü teşkilatı vardı. İhracat ve ithalat zamana göre mevcut devletlerle yapılırdı. Bunlar; Ceneviz Venedik Dubrovnik Floransa Bizans Milano Napoli Katalonya (İspanya) Lehistan (Polonya) Roma Rusya İngiltere Prusya Avurturya Almanya İran ve Mısır Memlûkları idi. Devlet tüccara ve üreticiye her bakımdan destek olurdu. Osmanlı iktisadî ve ticarî sisteminde faiz yoktu.Toprak İdaresi: Osmanlılarda beş türlü toprak vardı: 1) Mülk; milletin mülkü olan topraklar olup pek azı haraçlı çoğu öşürlü idi. Mülk plan toprak dört türlüydü. Birincisi köy şehir içindeki arsalar veya köy yanında olup yarım dönümü geçmeyen yerlerdir. Bunlar mîrî toprakken devletin izniyle millete satılmış yerlerdi. İkincisi devletin izniyle millete satılan mîrî tarla ve çayırlardı. Buraların mahsulünden uşr verilirdi. Üçüncüsü uşrlu dördüncüsü haraçlı topraklardı. Bu dört çeşit toprağı sahibi satabilir vasiyet edebilir varislerine miras hukukuna göre taksim olunurdu. Mîrî toprağı kiralayan kimse her şey ekebilir veya kira ile başkasına ektirebilirdi. Üç sene üst üste boş bırakılan toprak başkasına verilirdi. Kiracı mîrî toprağa izinsiz ağaç asma vb. dikemezdi. İzinsiz bina yapamaz ve mezarlık haline getiremezdi. Kiralayan kişi ölünce toprağın varisine verilmesi âdet haline gelmişti. 2) Mîrî topraklar. Ülkenin çoğu böyle olup kiraya verilirdi. Sonraları çoğu millete satıldı öşürlü oldu. 3) Vakıf toprakları olup öşürlü idi. 4) Umuma terk edilen meydanlar çayır ve benzeri yerlerdir. 5) Beyt-ül-malın (hazinenin) ve hiç kimsenin olmayan dağlar ormanlar gibi yerler olup buraları işletip ürün alan Müslüman ahali öşür verirdi. Öşürlü veya haraçlı toprağın sahibi ölüp hiç vârisi kalmazsa bu toprak hazinenin olurdu.Osmanlılarda fetih veya sulh yoluyla hakim oldukları yeni ülkelerin arazisini tespit etmek için tahrir yapılırdı. Tahrir nüfus ve arazinin genel olarak deftere kaydedilmesine denirdi. Bir yerin tahriri yapılacağı zaman 'muharrir-i memleket' veya kısaca muharrir denen memur ve yardımcıları görevlendirilirdi. Arazi; padişahlara mahsus hâslar vezirlere ve sancakbeylerine mahsus hâslar zeâmet ve timarlar padişahlara mahsus vakıflar diğer vakıflar mülkler olarak çeşitli türlere ayrılırdı. Sonra muharrir şehir kasaba ve köyleri birer birer dolaşarak buralarda oturan vergi mükelleflerini künyelerini içlerinde ödemeyecekler varsa hangi vergilerden ne sebeple muaf tutulduklarını kaydederdi. Ayrıca topraklı ve topraksızları evlileri bekârları ihtiyarları sakatları zanaat sahiplerini ve ilmiyeye dahil olanları tespit ederdi. Sonra her köyün merası kışlağı yaylağı korusu ormanı çayırı cins cins gösterilmek şartıyla buğday arpa mısır nohut ceviz üzüm bal sebze meyve pirinç gibi ürünlerin yılık miktarlarıyla verilmesi gereken vergi belirlenirdi. Bütün bu bilgilerin toplandığı deftere 'mufassal' denirdi. Mufassal defterdeki bilgilere göre; idarî teşkilatla köy isimlerini ve yıllık gelirleri gösteren icmal defterleri çıkarılırdı. Çok ince bilgilere göre tutulan bu defterler tapu hükmündeydi. Bu tahrirler; günümüzde de Türkiye ve dışarıda kalan Osmanlı toprakları için değerini korumakta hudut ve arazi meselelerinin halline yaramaktadır. Osmanlı Devletinin toprak idaresini ve sisteminin uygulamasını devrin başka bir devletinde görmek mümkün değildir.Sosyal Hayat: Osmanlılarda sınıfsız toplum hayatı vardı. Köle vardı fakat Osmanlı ülkesinden alınmazdı. Kölelik devamlı değildi âzad edilip hürriyete kavuşarak devlet kademelerinde görev alabilirdi. Kölelikten yetişme veya köle çocuğu pek çok devlet adamı yüksek memuriyetlerde bulunurdu. Kölelikten yetişme sadrazamlar da vardı. Bunlardan Koca Yusuf Paşa Yusuf Ziyaeddin Paşa İbrahim Edhem Paşa Reşid Mehmet Paşa Hurşid Ahmed Paşa Şahin Ali Paşa Silahtar Süleyman Paşa Siyavuş Paşa gibi sadrazamlar kölelikten yetişerek devlet kademelerinde yükselen şahsiyetlerdir. Köylü hür olup serflik yoktu. Köylüler ve kasabada oturan halk üretici durumundaydı. Şehirlerde esnaf imalatçı sanatkâr idareci ve ilmiye teşkilatı mensupları otururlardı. Askerliği Müslüman halk yapardı. Bütün ülke halkı Osmanlılık bilinci taşır milliyet ayrımı yapılmazdı. Gayrimüslimler askerlik yapmayıp erkekleri cizye verirlerdi. Müslümanların temsilcisi halifeydi ve 1516 tarihinden itibaren Osmanlı padişahları bu sıfatı da taşımışlardır. Hıristiyanlardan Ortodoks mezhebinin merkezi İstanbul'dadır. Ermeni patrikliği de İstanbul'da olup merkezleri de Osmanlı hakimiyetindeki Revan (Erivan) idi. Osmanlı topraklarında Katolikler de bulunmakla birlikte merkezleri Vatikan'dı. Museviliğin doğuş yeri ve merkezi Osmanlı toprağı idi. Avrupalıların zulmünden kaçan Yahudileri de Osmanlılar himaye ediyordu. Osmanlı vatandaşı olan Müslüman ve gayrimüslim topluluklar (Rum Ermeni Yahudi Gürcü Sırp Bulgar Macar Rumen vs.) kendi din ve dillerinde mabed okul açıp ibadetlerini yapabilme hürriyetine sahiptiler. Türk olmayan Müslümanlar devlet kadrosunda ve orduda görev alırdı fakat gayrimüslimler Tanzimat'ın ilanına kadar bu hakka sahip değildi. Bu tarihten (1838) sonra devlet memuru olma ve orduya girme hakkı kazanmışlarsa da askerlik yapmak istemediklerinden silah altına alınmamışlardır. Serbest meslekle uğraşırlardı. Gayrimüslimler tarafından işlenen hırsızlık yol kesme gasp soygun adam öldürme devlet makamına zarar verme İslam dinine karşı hareketler devlet tarafından konulan yasaklara uymama casusluk ve bunlara benzer suçlar devletçe bunun dışındakiler ise kendi kilise ve havralarında bakılırdı.Sosyal Müesseseler: Bunlar herkesin faydalanabildiği çoğu hayır kurumlarıdır. İmaret kalenderhane kervansaray han tabhane dârüşşifa denen hastane kütüphane çeşme sebil köprü ve ayrıca hayır için cami mescit mektep medrese tekke zaviye yaptırılarak halk yararına vakfedilmiştir. Bu kurumların ihtiyaçlarının karşılanması bakımı ve devamı için muazzam geliri olan vakıfları da kurulurdu. İmaret; medrese talebelerine fakirlere ve her isteyene bedava yiyecek dağıtmak üzere kurulan aşevleriydi. Padişah sadrazam vezir beylerbeyi ve diğer devlet adamları ve eşleri ile hayırsever zenginlerin yaptırdığı pek çok imaret aslî veya başka gayelerle hâlâ kullanılmaktadır. Kalenderhane; şehirlere gelen yabancıların seyyahların ücretsiz kalıp yemek yedikleri yerdir. Han ve Kervansaray; yol üzerinde veya kasabalarda yolcuların konakladıkları ve hayvanlarının barındığı binalardır. Yolcular; milliyet din dil inanç ayırımı yapılmaksızın üç gün ücret ödemeden kalabilirdi. Han ve kervansaraylar emniyetli ve sağlıklı yerler olup muhafızı ve reviri vardı. Tabhane; fakirlerin barındığı hayır eseridir. Tabhanelerin yiyeceği imaretlerden karşılanırdı. Darüşşifa; hastaların tedavi edildiği hastane ve tıp mezunlarının pratik ve tatbikat yaptıkları tıp fakültesi mahiyetindedir. Bu tedavilerin yapıldığı bulaşıcı hastalıklar akıl ve kadın hastalıkları için ayrı bölümler vardı. Osmanlı başkentlerinden Bursa Edirne İstanbul ve diğer şehirlerde muazzam darüşşifalar yapıldı. Bursa dârüt-tıbbı Edirne Cüzzamhanesi Fatih Darüşşifası Edirne Bîmaristanı Üsküdar Cüzzamhanesi Süleymaniye Darüşşifası ve Darüt-tıbbı Toptaşı Bîmarhanesi Bezm-i Âlem Valide Sultan Vakıf Gureba Hastanesi Gülhane Hastanesi Gümüşsuyu Hastanesi Zeynepkâmil Hastanesi gibi daha pek çok hastane yapıldı. Kütüphane: Padişah sadrazam vezir ve diğer devlet adamları onbinlerce kıymetli ve nadide eserin toplandığı kütüphaneler yaptırdılar. Külliyeler içinde Fatih Süleymaniye Selimiye Topkapı Sarayı'nda Üçüncü Ahmed Ayasofya Nur-u Osmaniye Köprülü Mahmutpaşa Bayezid Şemsi Paşa Ragıp Paşa Hüsrev Paşa Âtıf Efendi kütüphaneleri meşhurlarındandır.Eğitim ve Öğretim: Her seviyede eğitim ve öğretim yapılırdı. Sıbyan mekteplerinden üniversite mahiyetindeki dârülfünun ve medrese ile medrese-i mütehassısîn denilen ihtisas kurumlarına kadar teşkilatlıydı. Devletin bütün memlekete şamil eğitim ve öğretim kurumlarının yanısıra gayrimüslim ve bazı yabancıların da okulları vardı. Rum Ermeni Yahudi Fransız İtalyan Avusturyalı Amerikan Ortodoks Gregoryen Katolik Süryani Musevî gibi azınlıkların çeşitli dil din ve yabancıların başta İstanbul olmak üzere Selanik İzmir ve diğer merkezlerde okulları vardı. Okulların kitap ve araç-gereçleri ülke içinde hazırlanıp imal edildiği gibi dışarıdan getirilip tercüme de edilirdi. Eğitim ve öğretim her devirde yaygın olmakla birlikte II. Abdülhamid Han (1876-1909) zamanında daha artıp mükemmelleşti. Ülkenin her köşesine aynı şekil ve değerde liseler yaptırdı. Bunların bazıları hâlâ sağlam olup eğitim-öğretim seviyesi bakımından Türkiye'nin en tanınan liselerindendir.Edebiyat: Yedi yüz yıla yakın ayakta kalan ve uzun süre dünyanın en büyük devleti olan Osmanlı Devleti; pek çok şâir ve edebiyatçı yetiştirdi. Dünyanın en verimli lisanlarından olan Osmanlıca yazı ve dilini geliştirdi. Yazma ve basma pek çoğu Türkiye kütüphane ve arşivlerinde olmak üzere dünyanın her tarafında pek çok Osmanlıca eser vardır.Güzel Sanatlar: Mîmarî çinicilik minyatür hat gibi sahalarda muhteşem ve nadide eserler verildi. Mimarlık sahasında kendine has estetik açıdan mükemmel sanat eserleri yapıldı. Bunu; sivil askerî dinî mülkî adlî sosyal ve kültürel eserlerde en güzel şekilde başta İstanbul olmak üzere ülkenin her yanında görmek mümkündür.Ahlâk: Ülkede herkes ahlâk kurallarına ve örfe uymak zorundaydı. Vatanseverlik Osmanlılık şuuru vakar büyüğe hürmet küçüğe şefkat vefa ve sadakat hayırseverlik cömertlik merhamet ve müsamaha (hoşgörü) tevekkül namus temizlik hayvan ve bitki sevgisi gibi ahlâk ölçülerine uyulurdu. Bu sayede uzun bir emniyet ve huzur dönemi yaşandı. Bu ahlâkı gören devrin sefir (elçi) ve seyyahları yazdıkları kitaplarda bundan gıpta ile söz etmekte ve okuyanları imrendirmektedirler. Edmondo de Amicis Constantinople (İstanbul) 1883 adlı eserinde şöyle yazmaktadır: "Paşasından sokak satıcısına kadar istisnasız her Türk'te vakar ağırbaşlılık ve asillik ihtişamı vardır. Hepsi derece farkları ile aynı terbiyeyle yetiştirilmişlerdir. Kıyafetleri farklı olmasa İstanbul'da bir başka tabakanın olduğu belli değildir... İstanbul'un Türk halkı Avrupa'nın en kibar ve nâzik toplumudur. En ıssız sokaklarda bile bir yabancı için küçük bir hakarete uğrama tehlikesi yoktur... Fuhuşla ilgili en küçük bir tezahüre tanık olmak imkân dışıdır. Sokaklarda bir yerde birikmek yolu tıkamak yüksek sesle konuşmak çarşıda bir dükkânı lüzumundan fazla meşgul etmek ayıp sayılır." | |
| |
| | #2505 (permalink) |
| İmparatorluğa Doğru Sultan Murad Hüdâvendigâr'ın şehid olması üzerine cesareti ve savaş ânında olağanüstü hızlı hareketi yüzünden "Yıldırım" lâkabıyla anılan oğlu Bayezid Han tahta çıktı. 1390 ve 91'de iki defa Anadolu seferine çıkan Yıldırım Bayezid Saruhan Germiyan Menteşe Aydın Teke ve Hamidoğulları'nın topraklarını sınırlarına kattı. Karamanoğulları arazisinin büyük bölümünü alırken beyliğe dokunmadı. 1391'de Eflak seferine çıktı. Eflak ordusunu mağlup ettikten sonra Osmanlı ordusu Tuna'nın öbür yakasına geçti. Selanik alındı. Mora üzerine giden akıncı kolları sınırı hızla genişletirlerken Macar kralı Sigismund emrindeki Haçlılar Niğbolu önlerine geldiler. Haçlıların gayesi Osmanlı Türkünü Avrupa'dan hattâ Anadolu'dan atarak Kudüs krallığını yeniden kurmaktı. Ancak Avrupa'nın irili ufaklı bütün milletlerinin Kudüs'e kadar uzanan yolda daha ilk ciddî imtihanı vermek üzere Niğbolu'ya saldırdıkları sırada Bayezid Han harekete geçti. Niğbolu Savaşı sonunda Haçlıların zayiâtı 100 bin ölü ve 10 bin esir oldu. Niğbolu Savaşında Türkleri ilk defa tanıyan ve Yıldırım'ın kumandanlığına ve kahramanlığına hayran olan Korkusuz Jean esaretten kurtulursa bir daha Türklere karşı kılıç çekmeyeceğine yemin etmişti. Buna karşılık Yıldırım Bayezid Han; "Bir daha benim aleyhimde silah kullanmamak için yaptığınız yemini size iade ediyor sizi silahlarınızı elinize almaya ve bütün Hıristiyanları bize karşı toplamaya davet ediyorum. Bu suretle bana yeni zaferlerle şan ve şeref kazandıracaksınız" diyerek kudretini ortaya koyuyordu.Niğbolu Zaferinin en önemli sonucu Bizans için bütün ümit kapılarının kapanmış olmasıydı. Artık Avrupa'dan hiçbir yardımın gelmesi beklenemezdi. Bundan sonra Yunanistan'a sefer düzenleyen Yıldırım Bayezid Atina ve Mora'yı aldı. Hazret-i Peygamberin müjdesine kavuşmak için İstanbul'u iki defa sıkı bir kuşatma altına aldı ise de bunlardan birincisine Niğbolu Seferi ikincisine ise Timur Han mâni oldu. Fakat Hıristiyan batıya galip gelen Osmanlılar kendileri gibi Türk ve Müslüman olan doğuya mağlup oldular. Kendisini Cengiz'in mirasçısı olarak gören ve Cengiz imparatorluğu topraklarının tamamına hâkim bir İslam devleti kurmak isteyen Timur Han Altınordu Hanlığı gibi Ankara civarında 20 Temmuz 1402'de Osmanlı Devletine de büyük bir darbe vurdu ve Anadolu'yu tekrar parçaladı. Bu yenilginin sebepleri arasında karşı tarafın da askerlik sanatı ve yiğitlik bakımından bu taraftaki Türk'e denk olması yanında Osmanlıların o sırada henüz Anadolu'da birliği sağlayamamış olmalarının rolü büyüktü. Anadolu beyliklerine son verilmişse de beylik yapısı tam olarak ortadan kaldırılamamıştı. Bununla beraber Timur'un devleti onun ölümüyle dağılacak fakat Osmanlıların kurduğu devlet aradan on yıl geçtikten sonra bütün şevket ve azametiyle devam edecektir.Yıldırım Bayezid'in Ankara Savaşı'nda esir düşmesi ve çok geçmeden de esaret hayatına dayanamayarak kederinden vefat etmesi üzerine (Mart 1403) şehzadeleri arasında taht kavgaları başladı. 1403'ten 1413 yılına kadar devam eden ve Fetret Devri denilen bu süre sonunda kardeşleri İsa Musa ve Süleyman çelebilere galip gelen Mehmed Çelebi Osmanlıları tekrar bir idare altında toplamayı başardı. 1413-1421 yılları arasında tek başına Osmanlı tahtını temsil eden Sultan Çelebi Mehmed giriştiği muharebelere bizzat katılmasıyla meşhur oldu. Bu savaşlarda yara alan Padişah azimli cesaretli dirayetli ve kadirşinastı (değer bilirdi). Zamanında affetmesini ve kalp kazanmasını da bilirdi. Aydınoğullarını Candaroğullarını ve Karamanoğulları'nı itaat altına aldı. Fetret devrinde elden çıkan Rumeli'deki toprakların büyük bölümüne yeniden sahip oldu. Şeyh Bedreddin ve Mustafa Çelebi isyanlarını bastırdı. 35 yaş gibi devletine en verimli olabileceği çağda kalp krizinden vefat etti (1421). Sultan Çelebi Mehmed oğlu II. Murad'a âdeta yeniden kurarak sağlam temellere oturttuğu bir devlet bıraktı. Bu sebeple kendisi devletin ikinci kurucusu olarak bilindi.Kahramanlığı yanında bir gönül adamı olan Sultan II. Murad Han 1430'da Selanik ve Yanya'yı fethetti. Varna ve Kosova'da Haçlılara karşı girdiği mücadelede Türk tarihine altın harflerle geçen iki büyük zafer kazandırdı. Sırp despotluğunu ortadan kaldırdı. Kazandığı zaferler ve fetihler neticesinde devleti her zamankinden daha güçlü bir hale getirdiği gibi İstanbul'un fethini de yakın bir imkân haline soktu. Bu hükümdar devrinde Osmanlı merkezi ilmin ve kültürün de merkezi oldu. Beyliklerdeki kültür faaliyetleri Osmanlı payitahtına (başkentine) taşındı ve her sahada pek çok eser yazıldı. Bilindiği kadarı ile Osmanlı hükümdarları içinde adına en çok eser yazılan Türkçecilik cereyanını destekleyen âlimlere hürmet gösteren bu padişah tezkirelerdeki kayıtlara göre şâir padişahların da ilkidir.Ayrıca Gazi ve âdil olan Sultan II. Murad Han geride her yönüyle sağlam temellere oturmuş kudretli bir devlet bıraktı. 1451 yılında vefat etti.1402-1413 yılları arasında şehzadeler arası saltanat mücadelelerinin hüküm sürdüğü Fetret Devri bir yana Sultan Yıldırım Bayezid'in tahta çıkmasından Sultan II. Murad Hanın vefatına kadar geçen zaman (1389-1451) Osmanlı imparatorluk temellerinin atıldığı bir devir olarak göze çarpar. Osmanlı Devletinin Timur darbesine maruz kalmasına ve bölünüp parçalanmasına rağmen 50 yıl içerisinde bir imparatorluk haline gelmesinin sebepleri şunlardır:1. Daha önce Osman Gazi Orhan Gazi ve Murâd-ı Hüdâvendigâr'da görüldüğü gibi devleti idare edecek olan şehzadelerin yetiştirilmesine fevkalâde dikkat gösterilmesi. Ayrıca devrin en yüksek âlimlerinden din ve fen derslerini alan şehzadelerin aynı zamanda savaşlara katılıp askerlik ve kumandanlık vasıflarını geliştirerek babalarının yerini tutacak değere ulaşmaları.Nitekim babasıyla birlikte Rumeli ve Anadolu'daki bütün savaşlara katılan Yıldırım Bayezid için Batılı tarihçiler; "Yıldırım Bayezid bütün tarihin en büyük kumandanlarından biridir" (Benoist) ve "Yıldırım'ın dünya hakimiyetine doğru gittiğini görüyoruz. Ülkesinde demir bir disiplin mükemmel bir nizam ve asayiş mevcuttur" (Lorga) demektedirler. Gerçekten Yıldırım'ın 13 yıl gibi kısa bir zamanda babasından devraldığı 500.000 kilometrekarelik ülkeyi 942.000 kilometrekareye ulaştırması onun büyük bir kumandan olduğunu göstermektedir.Yıldırım Bayezid Hanın Ankara Savaşı sırasında vaziyetin kötüye gittiği bir sırada Timur kuvvetleri üzerine kasırga gibi atılan bir birliğe gözü takılır ve yanındakilere; "Kimdir bu gelenler?" diye sorar. Yanındakiler; "Padişahım bunlar oğlunuz Şehzade Mehmed'in kuvvetleridir" derler. Bunun üzerine Yıldırım; "Berhudâr olsun. Kader hükmünü nasıl olsa icrâ edecek. Benim tahtım ona yâdigâr olsun. Onda parçalanacak Osmanlı ülkesini birleştirecek cevheri görüyorum" demiştir.Gerçekten de Bayezid'in 14 yaşındaki en küçük oğlu Şehzade Çelebi Mehmed Amasya'da saltanatını ilan edecek ve ağabeylerine karşı giriştiği mücadeleyi kazanıp Osmanlı birliğini sağlayacak ve oğluna güçlü bir devlet bırakacaktır. Memleketi ve milleti bunca beladan fitneden düşman tehlikesinden ancak parlak bir zekâ yüksek bir karakter kurtarabilirdi. İşte bütün bunlar Şehzade Mehmed'de henüz daha 14 yaşındayken toplanmıştı. Tarihçiler onu; "Birinci Mehmed; cömert yumuşak huylu ve olağanüstü kuvvetliydi" ve "Çelebi Mehmed; cömert dostlarına dost din ve devlet düşmanlarına karşı gayet şedid idi" cümleleriyle anlatmaktadır.Sultan Çelebi Mehmed'in ölümü ile henüz 18 yaşında Osmanlı tahtına çıkan oğlu II. Murad saltanatın başında devleti parçalayabilecek gaileler (amcası Mustafa Çelebi ve kardeşi Küçük Mustafa Çelebi hâdiseleri) ile karşı karşıya kaldı. Ancak o devlet üzerinden bu tehlikeleri bertaraf ettiği gibi gerçekleştirdiği fetihlerle İmparatorluğun temellerini atmaya muvaffak oldu. Yetişmesine olağanüstü dikkat ve ihtimam gösterdiği ve Hacı Bayram-ı Velî'den İstanbul'u fethedeceği müjdesini aldığı oğlu şehzade Mehmed'i (Fatih) idaresini görmek için 13 yaşında tahta çıkardı. Osmanlı tahtında çocuk bir padişahın bulunmasını fırsat bilerek bütün kuvvetlerini birleştiren Avrupa Türkler üzerine yürürken baba ile oğul arasındaki şu yazışmalar tarihe geçti. Oğlu Mehmed'in ordunun başına geçmesi çağrısını Murad Han reddetti ve devleti milleti korumanın onun görevi olduğunu söyledi. Bunun üzerine Şehzade Mehmed babasına; "Eğer Padişah biz isek size emrediyoruz gelip ordunun başına geçin! Yok siz iseniz gelip devletinizi müdafaa edin!" şeklinde hitap ederek ordunun başına geçmesini sağladı. Varna'da düşmanı bozguna uğrattıktan sonra; kendisini tebrik edenlere; "Zafer oğlumuz Mehmed Hanındır. Biz onun emrinde bir kumandanız" cevabı pek mânidardır.Görüldüğü üzere yükselme dönemlerinde Osmanlı şehzadeleri 13-14 yaşlarına geldiklerinde bir imparatorluğu idare edecek her türlü bilgi ve kabiliyete sahip bulunuyorlardı.2. Timur fırtınasına uğrayan Osmanlı-Türk Devleti tarihte Fetret Devri diye anılan ve 12 sene devam eden taht kavgasına sahne olduktan sonra daha sağlam bir şekilde yayılmaya ve yükselmeye başladı. Bu durum Osmanlı Devletinin bir cihan hakimiyetine doğru sağlam temeller üzerinde kurulduğunu ve teşkilatlandığını göstermektedir.Osmanlı İmparatorluğunun kudret kaynaklarından en önemlisi hiç şüphesiz merkeziyetçi bir devlet oluşu idi. Osmanlılardan önceki Türk hakan ve sultanları devleti hanedanın ortak malı kabul ettikleri için hanedana mensup şehzade ve beyler arasında saltanat mücadeleleri eksik olmuyordu. Her ne kadar ailenin en büyüğü ulu bey unvanıyla merkezde oturuyor ve devletin diğer bölgelerinde hüküm sürenler ona bağlı bulunuyorlar idiyse de bu gibi durumlarda devletin birliği ancak kudretli şahsiyetler sayesinde devam edebiliyordu. Devlet merkezinde en küçük bir zaafın vuku bulması durumunda eyaletlerdeki şehzadeler veya kudretli beyler derhal istiklal mücadelesine girişiyorlardı.Türk tarihinde ilk defa olarak Osmanlıların merkeziyetçi bir devlet sistemiyle meydana çıkması büyük bir siyasi inkılap oldu. Osmanlı hanedanı diğer Anadolu beyleri gibi menşe itibariyle göçebe olduğu ve millî gelenekleri muhafaza ettiği halde devletin taksim edilemez mukaddes bir varlık olduğunu kavramış sağlam ve istikrarlı bir devlet teşkilatı vücuda getirmeyi başarmıştı. Rivayete göre Osman Gazi ölünce Orhan Gazi hükümdarlığı kardeşi Alâaddin Paşa'ya teklif eder. Fakat Alâaddin Paşa; "Gel kardaş ataların duâsı ve himmeti seninledür. Ânınçün kendü zamanında seni askere koşdılar... ve hem bu azîzler dahî bunu kabul itdiler" cevabıyla hakimiyeti daha lâyık olan Orhan Gaziye bıraktı. Böylece Osmanlı Beyliği daha kuruluşunda bir saltanat mücadelesinden bölünme ve sarsıntıdan kurtulmuş oldu.Ancak Birinci Murad Anadolu'da meşgulken Rumeli kuvvetlerinin başında bulunan Şehzade Savcı babasına karşı tehlikeli bir harekete girişti. Onun Bizans prensi Andronikos'la birleşmesi bir ibret dersi oldu. "Fitne kıtalden daha şiddetlidir" düşüncesiyle hareket eden Birinci Murad Han oğlunu öldürttü ve böylece Osmanlı tarihinde ilk şehzade katli hadisesi meydana geldi. Âdil padişah Murad-ı Hüdavendigâr şehid olunca yerine geçen Yıldırım Bayezid de aynı düşüncenin mahsulü olarak kardeşi Yakup Çelebi'yi bertaraf etti. Fatih Sultan Mehmed ise bir saltanat endişesi ve rakibi bulunmadığı halde kendi adını taşıyan kanunnameye; "Evladımdan her kimseye saltanat müyesser ola karındaşların nizam-ı âlem içün katletmek münâsibdür. Ekseri ulemâ dahî tecvîz itmişdür; anınla âmil olalar" maddesini koyarken bu örfü kanunlaştırmıştır. Padişah olmak düşüncesiyle hareket eden şehzadeler kendilerini en iyi şekilde hazırlıyorlardı. XVI. Yüzyılın başlarından itibaren bu düşünce terk edilince şehzadeler vezirlerdeki fikir ayrılıklarına göre yönlendirildiler. Sultan Birinci Mustafa tahtı istemediği halde padişah oldu. Sultan İkinci Osman bu ayrılıklar sebebiyle öldürüldü. Bu durum Sultan Abdülaziz'in ölümüne kadar gidecek ve Osmanlı Devletinde vezirler hakimiyeti ortaya çıkacaktır. Gerçekte şehzadenin şehzade ile değil de vezirlerle mücadelesi de devlet için bir bahtsızlık olmuştur.Padişahlar ve âlimler gibi halk da nizam-ı âlem düşüncesi din ve devletin bekası kaygısı ile zaruret halinde kardeş katlini tasvip ediyordu. Kanunî devrinde Türkiye'ye gelen İmparator Ferdinand'ın elçisi Busbecq; "Müslümanlarda Osmanlı hanedanı sayesinde ayakta durdukları din ve devletin selameti ve bekasının evlattan daha mühim olduğu" kanaatinin yaygın bulunduğunu bildirmektedir. Timur'un oğlu Şahruh'un Çelebi Sultan Mehmed'e yazdığı bir mektupta; "Süleyman Bey ve İsa Bey ile mücadele ettiğinizi ve Osmanlı töresince onları bu fani dünyadan uzaklaştırdığınız haberini aldık. Ama biraderler arasında bu usul İlhanî töresine münasip değildir" sözüne karşılık Çelebi Mehmed; "Osmanlı padişahları başlangıçtan beri tecrübeyi kendilerine rehber yapmışlar ve saltanatta ortaklığı kabul etmemişlerdir. On derviş bir kilim üzerinde uyur. Lâkin iki padişah bir iklime sığmaz. Zîra etrafta din ve devlet düşmanları fırsat beklemektedir. Nitekim mâlum-u âlileridir ki pederinizin arkasından (Ankara Savaşı) kâfirler fırsat buldu. Selanik ve başka beldeler Müslümanların elinden çıktı" diye cevap vermiştir.Yine Cem Sultan'ın ülkeyi paylaşma teklifine karşı İkinci Bayezid'in; "Bu kişver-i Rûm bir Ser-i Pûşîde-i arus-i pür nâmustur ki iki dâmâd hutbesinde tâb götürmez" (Osmanlı Devleti öyle namuslu bir gelindir ki iki damadın talebine tahammül edemez) cevabı Osmanlıların nizâm-ı âlem mefkûresine bağlılıklarını göstermektedir. Bayezid Han bu cevabıyla saltanatı namusun timsali olan geline benzetmiş paylaşılamayacağına dâir duygularını belirtmiştir.3. Osmanlı merkeziyetçi devlet sisteminde ikinci önemli husus timar sistemidir. Büyük Selçuklular geniş askerî iktaları kendilerine bağlı Türkmen beylerine veya sarayda yetişen köle kumandanlara veriyorlardı. Ancak bu Türk kumandanları devletin zayıflamasıyla birlikte Selçuklu İmparatorluğu içerisinde yeni devletler ve atabeylikler ortaya çıkarıyor böylece devlet kısa bir süre sonra üç beş parçaya bölünebiliyordu. Osmanlılar ise Selçuklulardan devraldıkları bu mîrî toprak rejimini çok daha ileri ve mahirâne metodlarla olgunlaştırdılar. Bunun üzerine kurulan timar (ikta) usulü Osmanlı ordusunun temeli olurken Türk askerleri (sipahiler) sancak beylerinin emrinde fakat padişaha bağlı idiler. Çünkü askerlerin geçimlerini sağlayan timarları ve sancak beylerinin zeâmetleri de padişah tarafından veriliyordu. İşte büyük Osmanlı ordusunun esasını bu timarlı askerler teşkil ediyor ve merkezdeki yeniçeriler ancak 10.000-20.000 arasında değişiyordu. | |
| |
![]() |
| Bookmarks |
| Konu araçları | |
| |
Benzer Konular | ||||
| Konu | Konuyu Başlatan | Forum | Cevap | Son Mesaj |
| Osmanli İmparatorluĞu<osmanli Fan Clup> | ownmasenatör | Fan Club | 58 | 31-05-2009 14:14 |
| OSMANLI MSN!! yıkılıyoo:))) | hernando | Komikler | 7 | 26-02-2008 14:25 |
| Osmanli Tokati | ownmasenatör | Komik Videolar | 0 | 05-09-2007 18:34 |
| Osmanli Zekasi.. | G!ZL!_Y@R@M | Osmanlı Tarihi | 1 | 03-09-2007 05:56 |
| Osmanli Donanmasi | gokhn555 | Komikler | 1 | 02-03-2006 17:54 |
Forum saati Türkiye saatine göredir. GMT +2. Şuan saat: 03:09 .
(Türkiye için GMT +2 seçilmelidir.)