| | #11 (permalink) |
| Hava Basıncı Dünya kalınlığı 800 km kadar olan bir hava katmanı ile çevrili. Biz üzerimize bir basınç uygulayan atmosfer dediğimiz bu akışkan katmanın dibinde yaşıyoruz. Aristo�nun doğada boşluğun varolmayacağı iddiasına 17. yüzyılda havaya ve gazlara ilişkin kuramların geliştirilmesine katkıda bulunan Galileo Galilei Evangelista Torricelli Blaise Pascal ve Otto Von Guericke gibi bilim adamlarınca karşı çıkıldı. Bu bilim adamları dünya atmosferinin bir basınç oluşturduğunu kanıtladılar ve küçük kaplardaki havayı boşaltabilen pompalar yaparak laboratuvarlarda ürettikleri 'boşluk'üzerine araştırmalar yaptılar. Bu bilim adamlarından bazıları boşluğun organizmaların hayatına yardımcı olup olamayacağı veya ışığı ya da sesi geçirip geçiremeyeceğini öğrenmeye çalışırken diğerleri de boşluğunu olası işlevsel uygulamalarını bulmaya çalıştılar. Boşluk kavramından işlevsel amaçlarla yararlanmaya çalışanlardan biri de Fransız bilim adamı Denis Papin'di. Denis Papin (1647-1712) silindirlerin ve pistonların içindeki havayı boşaltarak buharla ilgili deneyler yapan ilk bilim adamlarındandı.Papin Hollandalı bilim adamı Christian Huygens'in önerileri üzerine yaptığı ilk deneylerde bir piston ve bir valfa bağlanmış olan dikey bir silindirin içindeki havayı boşaltmak için az miktarda barutla elde edilen patlamadan yararlanmıştı. Patlayan barutun pistonu hareket ettirmesi beklenmiyordu; burada Papin'in patlamayla amaçladığı şey silindirin içindeki havadan kurtulmaktı; böylelikle pistonun kısmi olarak havası alınmış uzama doğru aşağıya inmesine neden olacaktı. Ama barutun patlamasıyla arta kalan gazımsı maddeler Papin'in silindirinde mükemmele yakın bir boşluğun oluşmasını imkansız kılmışlardı. Bu nedenle Papin bir sonraki deneyde düzeneğinde buhar kullanmaya karar verdi.Madencilikte en büyük sorun maden ya da kömürün çıkarılması değil ocakta biriken suyun boşaltılmasıydı. 1630 yılında Galile bu sorunu çözmek için ilk tulumba düzeneğini (vakum pompası) kurdu. Bir boruyu toprağın içine gömüp tahta bir pistonu bunun içine yerleştirdi. Bu ilk vakum pompasının gerektiği gibi çalıştığı söylenemez. Ama gizin perdesi açılmıştı.1644 yılında Galile'nin öğrencilerinden Evangelista Torricelli (1608-1647) su yerine yoğunluğu suyunkinden 13.6 kat büyük olan civayı ustasının silindiri yerine de cam boru koyarak gerçekleştirdiği benzer bir deney sonucu ilk civalı barometreyi buldu. Civanın ya da suyun cam boruda yükselmesinin nedeni atmosfer basıncıydı.Toriçelli bir metre kadar uzunlukta bir ucu kapatılmış bir cam tüp aldı civa ile doldurdu açık ucunu da civa çanağı içine dikkatlice daldırdı ve tüpü dik olarak tuttu. Civanın bir kısmı civa çanağına aktı ve tüpün kapalı ucunda bir "boşluk" ortaya çıktı. Öyle ya tüpün üst ucu atmosfere kapalıydı ve cam çeperler ile civa içinden hava geçemeyeceğine göre bu üst uç tam bir boşluk olmalıydı.Toriçelli de böyle düşünüyordu. Bu deneyi ile Toriçelli atmosfer basıncını ölçtü ve bu basıncın 10.3 metrelik su sütunu ile ya da 760 milimetrelik civa sütunu ile dengelendiğini buldu. Civanın üstünlüğü çok kısa bir tüp gerektirmesidir.Blaise Pascal (1623-1662) 1648 yılında yaptığı deneyle Toriçelli'nin çalışmalarını bir adım daha ileri götürdü. Pascal civalı bir baromatreyi dağın eteğinde diğerini dağın doruğunda tutarak atmosfer basıncının yükseklikle değiştiğini gösterdi. Dağın dibindeki ve tepesindeki hava sütununun ağırlığı farklıydı. Bu nedenle doruktaki basınç düşüktü.Dünya üzerinde en yüksek dağ zirvesi Everest (8 848 metre) en çukur okyanus dibi (Mariana çukuru 11 035 metre) arasında yaklaşık 20 kilometrelik düzey farkı vardır.Barometre o zamanlardan bu yana meteoroloji biliminin vazgeçilmez aracı olarak kullanılılıyor. Blaise Pascal�ın Roma ile Mısır arasındaki talihsiz küçük savaşla (İ.Ö. 31: Actium Savaşı) ilgili olarak söylediği ilginçtir: " Kleopatra�nın burnu biraz daha küçük olsaydı bütün dünya tarihi daha farklı olabilirdi."Vakumda Yaşam Var mı? Guericke'nin hava pompasının gelişmesine katkısı yadsınamaz; ancak ona bir deha gözüyle bakamayız. O olsa olsa iyi bir teknisyen sıfatını hak etmiştir. Hava pompasından daha fazla nasıl yararlanılabileceğini göstermek birinci sınıf bir deha olan Robert Boyle'a (1627-1691) kalmıştı.Boyle havası boşaltılmış kap içine koyduğu çeşitli nesneler üzerinde havasızlığın etkisini belirleme yoluna gitti. Boyle'un hava pompasıyla ilgili ilk deneyleri 1658-59 yıllarına rastlar. Sonuçlar 1660'ta yayınlandı. Kendi dönemindeki pek çok bilim adamında görüldüğü gibi Boyle'un da bilim sevgisi bilimin önemli pratik yararlar sağlayacağı inancıyla pekişmişti.Nitekim kitabında başta gelen amacının "solunum üzerinde daha iyi bilgi edinerek insaoğlunun sağlıklı yaşamına yardımcı olmaktı" diyor. Öte yandan kitabı okuyanlar pratik yarar kaygısının ötesinde ondan daha güçlü başka bir ilginin varlığını sezmekte gecikmezler. Bu da Boyle'un katıksız bilgi arayışı deneysel yöntemle yeni şeyler keşfetme tutkusudur.Kullandığı yöntem temelde çok basitti: Aklına gelen değişik nesneleri havası boşaltılmış kaba koymak havasızlığın bunlar üzerindeki etkisini saptamak.Örneğin ince bir ipliğe bağladığı saati kabın içine sarkıttı. Kabın havası henüz boşaltılmadan saatin tik tak seslerini duymakta bir güçlük yoktu. Ama kabın havası boşaltılınca tik tak sesleri giderek zayıfladı ve kayboldu. Oysa saatin çalıştığı akrep ve yelkovanından bellidir.Boyle bu deneyle sesin iletilmesi için havanın gerekli olduğunu göstermiştir. Daha doğrusu şimdi bildiğimiz gibi ses dalgalar halinde havada yayılır. Havasız bir yerde ses yayılamaz ve duyulamaz. Burada bir şey daha var; biraz önce havasız ortamda saatin kollarının hareket ettiğinin görüldüğü söylemiştik. Demek ki havasızlık sesin duyulmasını engellediği halde görmeyi yani ışığın yayılmasını engellememiştir.Boyle ışık gibi manyetik çekimin de havaya bağımlı olmadığını belirlemiştir. Kimya biliminin kurucularından Robert Boyle da kalın cam kürelerle su barometresi denebilecek vakum oluşturdu. Cam kürenin içine kuş fare ya da benzeri deney hayvanları koyarak vakum ortamında canlıların yaşayamayacağını gösterdi.Hava boşaltıldığında hayvanların solunum güçlüğü çektiği ve çok geçmeden öldüğü görülüyordu. Böylece havanın solunum ve yaşam için gerekli olduğu anlaşıldı. Yine vakum ortamında ateş de yanmıyordu.Boyle bir adım daha ileri gitti. Solunum ve yanma havaya bağımlıydı. Buna göre bu iki olgu arasında ortak özellik olduğu sonucu kolayca çıkmaz mıydı? Bu soruyu çekinerek ortaya atar; ama şimdi onun haklı olduğunu iyice biliyoruz. Her ikisi de oksijen gazının ortamda varlığı ya da yokluğuyla ilgilidir. Bildiğiniz gibi yanan bir madde oksijenle birleşir; solunumda da oksjien gazı kan aracılığıyla vücudun diğer bölümlerine taşınır ve gittiği yerde diğer maddelerle birleşir. Solunum bir tür yavaş yanma olayıdır. Bu noktanın açıklığa kavuşması insanoğlunun yüz yıldan çok zamanını almıştır. Boyle'un bu deneyleri kimya alanında hava ve gazların özelliklerinin araştırılmasının başlangıcını oluşturma açısından da değer taşıyor.Boyle hava pompasıyla bir dizi deney yapmıştı. O'nun adıyla anılan gaz yasasına Boyle Yasası'na değinmeden geçemeyiz: Miktarı ve sıcaklığı sabit tutulan bir gazın hacmi ile basıncı ters orantılı olarak değişir. | |
| | |
| | #12 (permalink) |
| Küresel Isınma Birkaç yıl öncesine kadar küresel ısınma denildiği zaman herkesin aklına ancak korku filmlerinde görülebilen türden korkunç sahneler geliyordu. Gırtlağına kadar sulara gömülmüş Özgürlük Heykeli veya tropik hastalıklardan kırılıp dökülen Eskimolar tümüyle suların altında kalmış bir Venedik kıyamet senaryolarının yalnızca birkaçı. Ancak son yıllarda iklim değişikliklerine ilişkin bilgiler çoğaldıkça küresel ısınma tehtidinin politik ve bilimsel önlemlerle savuşturulabileceği umudu doğdu. İnsanoğlunun yüreğine su serpen bilgiler özetle şunlar: Fizik kurallarına göre Güneş ışınları Yeryüzü'ne düştüğü zaman Yeryüzü aynı miktarda enerjiyi Uzay'a geri yansıtır. Yeryüzü bu bağlamda kızılötesi ışınları atmosfer içinden geçirir. Burada molekül kümelerinin oluşturduğu bir çeşit ''battaniye'' (başta karbon dioksit olmak üzere) giden radyasyonu bir süre tutarak Yeryüzü'nün ısınmasına neden olur. Moleküller seralardaki cam gibidir. Bu nedenle bu olguya sera etkisi adı verilmiştir. Sera etkisi yeni bir olgu değil; Dünya'nın oluşumundan bu yana hükmünü sürdürüyor. Sera etkisi olmasaydı Dünya'nın yüzey sıcaklığı -20 derece olurdu ve okyanuslar buz tutardı. Sonuçta Dünya'da yaşam olmazdı. Böylece gelecek milenyumda sorulması gereken soru sera etkisinin devam edip etmeyeceği ile ilgili değil fosil yakıtı kullanmaya devam eden insanoğlunun atmosfere salacağı karbondioksitin sera etkisinde önemli bir değişiklik yaratıp yaratmayacağı ile ilgili olmalı. Sera etkisine yol açan etmenler bilindikten sonra gelecek yüzyılda Dünya'nın ne kadar ısınacağı konusunda bir tahminde bulunmak da çok zor olmayabilir. Ne yazık ki bu o kadar kolay değil. Dünya çok karmaşık bir gezegen; bu nedenle Yeryüzü'nü bir bilgisayar modeline indirgemek o kadar kolay değil. Sera etkisiyle ilgili tüm tartışmalarda Gezegen'i tek bir modele indirgeyememenin getirdiği bilinmezlik kesin bir yargıya varmayı güçleştiriyor. Yine de herkesin birleştiği tek nokta atmosfere salınan karbondioksit miktarının giderek artması. Bugün günde 360 ppm (parts per million) olan karbondioksit miktarı 1958 yılında 315 ppm; Endüstri Devrimi'nden önce ise yaklaşık 270 ppm. olduğu sanılıyor. Buna bağlı olarak Dünya'nın sıcaklığının da son yüzyılda 0.5 derece arttığı tespit edildi. Bu arada yapılan ölçümlere göre 90'lı yıllar yakın tarihimizin en sıcak 10 yılı olarak kayıtlara geçti. Ancak bilimsel çevreler bu konuda çelişkili bir tavır sergiliyor. Kaldı ki değişik cihazlarla yapılan son uydu kayıtları Dünya'da bir ısınma eğilimi olduğunu yalanlıyor. Eğer orta derecede bir ısınma olduğu varsayımından yola çıkarsak insanların bu olgudan sorumlu olup olmadıklarını ve gelecekte Dünya'daki iklimlerin nasıl değişeceğini görmek için bilgisayar modellerinden yararlanmamız gerekecek. Ne var ki modeller Antartik Bölgesi'ndeki buzullardan Sahra Çöllerindeki kumların yapısına dek pek çok değişkeni içerdiği için çok karmaşık bir görüntü veriyor. Bu elektronik simülasyonlarda önemli bir yer tutan bulut veya okyanus akıntıları gibi etmenler hata kaldırmıyor; en ufak bir hesaplama hatası geleceğe ilişkin tahminlerde çok büyük yanılgılara yol açabiliyor. Geleceğe yönelik tüm bilimsel öngörülerde olduğu gibi bilim adamları bu konuda da yetersiz verilere dayanarak önemli kararlar almak zorunda kalıyorlar. Küresel ısınmaya ilişkin en güvenilir tahminler Hükümetlerarası İklim Değişikliği Paneli'nden (IPP) gelmektedir. Bu konsorsiyumda 2.000'den fazla iklim bilimcisi çalışmaktadır. Son yapılan tahminlere göre 2100 yılında Dünya'nın sıcaklığı 1 ile 3.5 derece arasında artacak. En iyi tahminle artış 2 derece olacak. Tarihsel ısınma trendine bir gözattığımız zaman M.S. 950 ile 1350 yılları arasında sıcaklığın bugüne göre 1 derece fazla olduğunu görürüz. Bilim adamlarına göre bu zaman dilimi tarihin en düzgün en zararsız hava rejimine sahipti. Oysa bundan 10.000 yıl önce son Buzul Çağı'nda sıcaklık bugüne göre 5 derece daha düşüktü. Geçmişte yaşanan bu sıcaklık dalgalanmaları bugün yaşansa bazı bölgeler sular altında kalırken bazı bölgeler kuraklıktan kırılacak ve sonuçta insanoğlu çeşitli hastalıklarla uğraşmak zorunda kalacak. Uygarlık geçmişte bu değişikliklere maruz kalmış ve ayakta kalmış; ancak benzer değişiklikler bugün meydana gelse etkileri daha hızlı ve daha yıkıcı olacak. IPP'nin tahminlerindeki bu farklılık insanların havaya saldıkları karbondioksit miktarının bilinememesinden kaynaklanıyor. Çünkü insanların küresel ısınmaya vereceği tepki bilinemiyor. Büyük bir olasılıkla insanoğlu aşırı karbonu kontrol altına alabilecek bir teknoloji üretecek. Bazıları karbondioksiti kontrol edebilmek için bacalardan salınan gazı yeraltına vermeyi önerirken kökten çözümden yana olanlar en başta karbondioksit üretimini kontrol altına almanın en akılcı yol olduğunu ileri sürüyor. Bu görüş 1997'de 84 ulus tarafından imzalanan Kyoto Protokolu'nda dile getirildi. Ancak Amerikan Senatosu bu kararı onaylamadığı için ABD'de arabaların santrallerin ve fosil yakıtı kullanan diğer kurumların ürettiği karbon miktarına yasal sınırlama getirilemedi. Küresel ısınma konusuna aşırı tepki vermek ne kadar yanlışsa gözardı etmek de o kadar yanlış. Alternatif enerji kullanımı ve karbon emisyonunu kontrol altına almak gibi sağduyulu politikaların geleceği garanti altına alacağına kesin gözüyle bakılıyor. Bu tür önlemlerin küresel ısınma tehdidini ortadan kaldırıp kaldırmayacağı şimdilik bilinmiyor ancak en azından torunlarımız bu kararları aldığımız için bizlere teşekkür edecek. | |
| | |
| | #13 (permalink) |
| Litosfer Yeryuvarı dıştan içe doğru çeşitli bileşim ve fiziksel özelliklerdeki kalın katmanlardan yapılmıştır. Bu katmanlardan herbiri küresel şekillidir. En dıştan içe doğru sırasıyla atmosfer (hava küre) biyosfer (canlı küre) hidrosfer (su küre) ve litosfer (kayaç küre) yer alır. Litosfer'in altında ise Pirosfer ve Barisfer bulunmaktadır. Litosferde Si ve Al maddelerinin yoğunluğundan bu tabakaya Sial adıda verilir. Barisfer + Pirosfer = Endosfer adı verilir.Yeryüzünün 100 km derinliğinden başlayarak manto içindeki kayaçlar sağlamlıklarını büyük ölçüde kaybedecek kadar yüksek sıcaklığa ulaşırlar. Kayaçların karamela veya zift gibi plastik kolayca şekil değiştirebilen hale geldikleri bölgelere Astenosfer (zayıf küre) denir. Astenosfer 350 km. derinliğe kadar uzanır. Astenosfer üzerinde dışa doğru yaklaşık 100 km. kalınlığında katı yer katmanını oluşturan kayaçlar plastik astenosferden daha sert ve rijittir. Bu sert dış bölgeye Litosfer (kayaç küre) denir. Litosfer okyanus tabanlarında yaklaşık 70 km. kıtalarda ise 100 km. kalınlıkta olabilir.Levha (plaka) adı verilen ve büyük kırık zonlarıyla sınırlanan çok sayıda mozaik şeklindeki parçalardan oluşmuştur. Yeryuvarında litosferik levhalar yine üst mantoya ait olan ve 70-100 km. derinden başlayıp 200 km. derine kadar inen ve düşük hız zonu olarak nitelenen astenosfer üzerinde yüzer durumdadır. | |
| | |
| | #14 (permalink) |
| Meteor Meteor sözcüğü gökyüzünde olağanüstü olay anlamındaki latince meteoron'dan gelir. Meteor güneş sistemindeki cisimlerin dünya atmosferine düşmesiyle yüksek hızlarda hava ile sürtünme sonucu akkor haline gelerek gece yeryüzünden kısa süreli bir ışık çizgisi şeklinde görülmesine verilen addır.Halk arasında 'kayanyıldız' 'yıldız kayması' ve benzeri sözcüklerle ifade edilen olaydır. Bu olay tipik olarak atmosferin 80-110 km'leri arasında oluşur. Karanlık bir gecede saatte 8-10 meteor izlemek olasıdır. Her yıl belli zamanlarda oluşan meteor yağmurları sırasında saatte 100'ün üzerinde meteor izlenebilir. Çok parlak meteorlara Ateş Topu adı verilir ve bunlardan bazılarının yüzeye ulaştığı olur.Meteoroid sözcüğü ise olayı değil düşen cismin kendisini ifade eder. Meteoroid güneş ya da herhangi bir güneş sistemi cisminin çevresinde yörüngede olan ve kuyrukluyıldız ya da asteroid olarak sınıflanamayacak kadar küçük olan cisimlerdir. Mikro boyuttaki cisimler ve kozmik toz partikülleri de mikrometeoroid olarak anılırlar.Meteorit ise tamamen buharlaşamadan dünya yüzeyine ulaşan meteoroidlerdir. Metoritler üzerinde pek çok çalışmalar yapılmaktadır. Bu araştırmalar meteoritin ana cisminin kaynağı yapısı ve tarihini saptamak ve güneş sisteminin ve evrenin oluşumu hakkında bilgi edinebilmek amacını güder.Meteoritlerin büyük bir bölümünün kaynağı asteroidlerdir. Bazılarının 4 Vesta asteroidi kaynaklı olduğu sanılmaktadır. Bir bölümü de kuyrukluyıldızlardan gelir. Az sayıda meteorit'in (23 tanesinin) ay kökenli ve (22 tanesinin) Mars kökenli olduğu saptanmıştır. | |
| | |
| | #15 (permalink) |
| Yerçekimi Bu kuvvet algılayabildiğimiz tek kuvvet olmasına rağmen aynı zamanda da hakkında en az bilgi sahibi olduğumuz kuvvettir. Yerçekimi olarak bildiğimiz bu kuvvetin gerçek adı "kütle çekim kuvveti"dir. Şiddeti diğer kuvvetlere göre en düşük kuvvet olmasına rağmen çok büyük kütlelerin birbirini çekmelerini sağlar.Evrendeki galaksilerin yıldızların birbirlerinin yörüngelerinde kalmalarının nedeni bu kuvvettir. Dünyanın ve diğer gezegenlerin Güneş'in etrafında belirli bir yörüngede kalabilmelerinin nedeni de yine yerçekimi kuvvetidir. Bizler bu kuvvet sayesinde yeryüzünde yürüyebiliriz. Bu kuvvetin değerlerinde bir azalma olursa yıldızlar yerinden kayar dünya yörüngesinden kopar bizler dünya üzerinden uzay boşluğuna dağılırız.En ufak bir artma olursa da yıldızlar birbirine çarpar dünya güneşe yapışır ve bizler de yer kabuğunun içine gireriz. Tüm bunlar çok uzak ihtimaller olarak görülebilir ama bu kuvvetin şu an sahip olduğu şiddetinin dışına çok kısa bir süre dahi çıkması bu sonlarla karşılaşmak için yeterlidir. Ünlü moleküler biyolog Michael Denton Nature's Destiny: How the Laws of Biology Reveal Purpose in the Universe (Doğanın Kaderi: Biyoloji Kanunları Evrendeki Amacı Nasıl Gösteriyor) adlı kitabında bu gerçeği şöyle vurgular: Eğer yerçekimi kuvveti bir trilyon kat daha güçlü olsaydı o zaman evren çok daha küçük bir yer olurdu ve ömrü de çok daha kısa sürerdi. Ortalama bir yıldızın kütlesi şu anki Güneşimiz'den bir trilyon kat daha küçük olurdu ve yaşama süresi de bir yıl kadar olabilirdi. Öte yandan eğer yerçekimi kuvveti birazcık bile daha güçsüz olsaydı hiçbir yıldız ya da galaksi asla oluşamazdı.Diğer kuvvetler arasındaki dengeler de son derece hassastır. Eğer güçlü nükleer kuvvet birazcık bile daha zayıf olsaydı o zaman evrendeki tek kararlı element hidrojen olurdu. Başka hiçbir atom oluşamazdı. Eğer güçlü nükleer kuvvet elektromanyetik kuvvete göre birazcık bile daha güçlü olsaydı o zaman da evrendeki tek kararlı element çekirdeğinde iki proton bulunduran bir atom olurdu.Bu durumda evrende hiç hidrojen olmayacak yıldızlar ve galaksiler oluşsalar bile şu anki yapılarından çok farklı olacaklardı. Açıkçası eğer bu temel güçler ve değişkenler şu anda sahip oldukları değerlere tamı tamına sahip olmasalar hiçbir yıldız süpernova gezegen ve atom olmayacaktı. Hayat da olmayacaktı. | |
| | |
![]() |
| Bookmarks |
| Konu araçları | |
| |
Benzer Konular | ||||
| Konu | Konuyu Başlatan | Forum | Cevap | Son Mesaj |
| 49 evren | YABGU | Ogame | 0 | 07-12-2008 11:14 |
| ((( Evren de Aşk ))) | ***liz*** | Muhabbet | 23 | 05-04-2008 22:38 |
| 10. Evren | Sasorin | Ogame | 6 | 22-06-2007 00:54 |
| Evren 19 | Staples | Ogame | 1 | 02-06-2007 14:42 |
| Evren 31 | PoRTo | Ogame | 0 | 27-07-2006 02:40 |
Forum saati Türkiye saatine göredir. GMT +2. Şuan saat: 05:50 .
(Türkiye için GMT +2 seçilmelidir.)