Muhtasar islam tarihi

Kültür ve Sanat Dünyası Kategorisinde ve İslam ve İnsan Forumunda Bulunan Muhtasar islam tarihi Konusunu Görüntülemektesiniz, Konu İçerigi Kısaca ->> UHUD MUHÂREBESİ (Hicrî:3, M.:625) Müşrikler, Bedir Harbinde uğratıldıkları ağır mağlubiyeti bir türlü hazmedemediler. İntikam almağa karar verdiler. Şam'dan dönen Ebû ...

  1. #11

    UHUD MUHÂREBESİ (Hicrî:3, M.:625)

    Müşrikler, Bedir Harbinde uğratıldıkları ağır mağlubiyeti bir türlü hazmedemediler. İntikam almağa karar verdiler. Şam'dan dönen Ebû Süfyan başkanlığındaki ticaret kervanının malları Darunnedve'ye konmuş ve Ebû Süfyan, Kureyş'in başı olmuştu. Bedir Harbinde ölenlerin birâderleri, yakınları, Ebû Süfyan'ın yanına gelerek; "Muhammed bizim büyüklerimizi öldürdü. O'ndan intikamımızı almamız lazım. Bizleri öksüz bıraktı. Şu kervanın malını tamamen bize verin ki bir ordu hazırlayıp, O'ndan intikamımızı alalım." dediler.
    Zâten, Ebû Süfyan da, sâhipleri ölen, bu malları ne yapacağını düşünüyordu. Onların sözüne hemen "olur!" cevabını verip hazırlık yapmalarını söyledi. Hepsi toplanarak, Bedir harbinin bir sebebi olan bu kervanın mallarını, ordunun hazırlığı için kullandılar ve kuvvetli bir ordu hazırladılar.
    Ebû Süfyan, Bedir'de akrabâsı ölen birkaç kişiyi sokaklarda konuşturup, halkın hislerini galeyana getirdi. Böylece câhiliyet gayretleri arttı. Müşriklerin kalplerinde kin ve ihtiras ayyuka çıktı. Hazırlanan Kureyş ordusu, hicretin üçüncü senesi Şevval ayının ilk çarşamba günü Uhud'a vardı. Kureyş ordusu 3000 kişi idi. Orduda 3000 deve, 200 at vardı. Askerin 700'ü zırhlı idi. Ayrıca, harbe kışkırtmak üzere, bu orduya 15 kadar kadın da katıldı.
    Bu arada, Peygamberimiz'in amcası Hz.Abbas, hâlen Mekke'de kavminin eski dîninde olup, Kureyş'in bu yaptığı hazırlıkları Peygamber Efendimiz'e bir mektupla haber verdi. Haberci, Rasûlü Ekrem'i Kuba yakınlarında bularak haberi iletip, mektubu verdi. Müşriklerin durumunu O'na anlattı. Hz.Abbas tarafından gönderildiğini söyledi. Peygamber Efendimiz mektubu aldı ve Übeyy'ibn-i Keâb'e okuttu. Artık müşriklerin hareketini öğrendi. Bu haberin gizli tutulması gerekirdi. Allah Rasûlü, haberi önce Eshâbın büyükleri ile istişâre etti. Kureyş'e nasıl mukâbele edilecekti?
    Peygamber Efendimiz'in fikri Medîne'de şehir harbi yapmaktı.
    Peygamber Efendimiz'in Rü'yâsı
    Peygamber Efendimiz, cuma gecesi bir rü'yâ gördü. Sabahleyin yanına gelen Müslümanlara; "Ben vallâhi bir rü'yâ gördüm. Hayra yordum. Rü'yamda, boğazlanmış bir sığır, kılıncımın ağzında açılmış bir gedik, ellerimi sağlam bir zırhın içine soktuğumu gördüm!" dedi.
    "Yâ Resûlallâh, bunları ne şekilde yordun?" diye sordular.
    "Sağlam zırh giymek, Medîne'de kalmağa işârettir. Orada kalınız. Kılıncımın ağzında bir gedik açıldığını görmem, bir zarara uğrayacağıma işârettir. Boğazlanmış sığır, Eshâbımın şehid düşmelerine işârettir." buyurmuşlardı. (Peygamber Efendimiz, bu rü'yâyı yorarken, «Kılıncımın gedilmesi, Ehli Beyt'imden bir kişinin öldürülmesidir!» de demişti.)
    Peygamber Efendimiz, gördüğü bu rü'yâdan mülhem olarak, Kureyş müşrikleri ile Medîne dışında çarpışmağı uygun görmüyordu. İstişâre meclisinde fikirleri sorulan Eshab'dan bâzıları ile münâfıklardan Abdullah ibn-i Übeyy'ibn-i Selül'ün fikri de «Medîne'de kalınması, şehir harbi yapılması» idi. Zâten, etrafı sağlam kayalarla çevrili olan Medîne şehri muhkem bir kaleden farksız idi. Müşriklerin, Medîne'ye girmelerine imkân olmadığı gibi, böyle bir şey düşünmelerine de imkân yoktu.
    Gençlerin Arzusu
    Peygamber Efendimiz ve Eshâbın büyüklerinden birçoğunun görüşü böyle iken, henüz gençliğinin baharında olan gençler ise kaplarına sığmıyor ve şöyle diyorlardı: "Yâ Resûlallâh! Biz bu günleri bekledik. Allah istediğimizi yerine getirdi. Dışarı çıkmak ve müşriklerle savaşmak istiyoruz. Düşmanlarımızla göğüs göğüse cenk edelim. Biz Kureyşlilerin; «Muhammed (S.A.V) ve Sahâbesinin Medîne surlarını ve kalelerini muhâsara ettik, hurmalıklarını çiğnedik, ekinlerini ezdik» diyerek memleketlerine dönmelerini kat'iyyen istemeyiz. Böyle olursa kuvvetimiz kaybolur. İnsanlar üzerimize hücum ederler".
    Bedir harbinde bulunamayan Müslümanlar ile gençler, cennetle ve şehâdetle müjdelenmek isteyenler, müdâfaayı Medîne haricinde yapmak fikrinde israr ediyorlardı. Bunun üzerine Peygamber Efendimiz, gençleri kırmamak ve bütün Müslümanların isteklerini yerine getirmek için hazırlık yapıp dışarı çıkmalarına karar verdi.
    Peygamber Efendimiz'in; "Eğer sabrederseniz Allah size yardım edecektir." buyurması üzerine Müslümanlar çok sevinmişlerdi. Günlerden cuma günü olup, cuma hutbesinde cihâdın fazîletlerinden bahsetti. Sabırlı olurlarsa, zafere nâil olacaklarını bildirdi. Cuma namazını ve ikindi namazını kıldırdıktan sonra Hz.Ebû Bekir ve Hz.Ömer'le birlikte evine girdi. Zırhlarını giyip, kılınçlarını taktılar. Bu da gösteriyordu ki; cihad yapılacaktı.
    Bu arada, dışarıda harp hakkında münâkaşa ediliyordu. Useyd ibn-i Hudayr ve Sa'd ibn-i Muaz şöyle dedi: "Siz Allah Rasûlü'nün Medîne'de kalmak fikrini gördünüz. Fakat, hariçte müdâfaada bulunmağı istediniz. Allah Rasûlü bunu iyi görmemekle beraber kabul etti. İşi O'na bırakmalıydınız, O'na vahiy gelir ve işin ne şekilde sunulacağını bize bildirirdi. Bu mevzuu Allah Rasûlü'ne yeniden götürün ve O'na tâbi olun".
    Askerler, yaptıklarına pişman olmuşlardı. Doğruca Rasûlüllah'ın bulunduğu yere geldiler. "Ey Allâh'ın Rasûlü! Bize, Size muhâlif olmak yakışmaz, Sen dilediğini yap. Biz sana uyarız" dediler.
    Artık olan olmuştu. Çünkü Rasûlü Ekrem silahlarını almış ve zırhını da çoktan giymişti. Yine de onların böyle söylemesi, memnunluk uyandıran bir hareketti. Onların bu sözlerine memnun olmakla beraber; "Hiçbir peygamber zırhını giydikten sonra çıkarmaz." buyurdu.
    Harp İçin Medîne'den Ayrılış
    Peygamber Efendimiz, Medîne'de yerine kâim-i makam olarak Ömer ibn-i Ümmü Mektüm'ü bıraktı. Allah Rasûlü, kıt'alara birer sancak verdi. Muhâcirlerin sancağını Müs'ab ibn-i Umeyr'e, Evs kabîlesinin sancağını Useyd ibn-i Hudeyr'a, Hazrec kabîlesinin sancağını Hubab ibn-i Münzir'e verdi. Atına bindi. Ordunun başına geçti. İlk emri: "Medîne'den çıkıyoruz" oldu.
    İslam ordusu 1000 nefer ve 100 zırhlı olarak Medîne'den hareket etti. Bütün kadınlar caddelere çıkmış, onları teşyî ediyor, ilâhilerle uğurluyorlardı. Sa'd ibn-i Muaz ile Sa'd ibn-i Ubâde Rasûlü Ekrem'in önünde yürüyorlardı. Maksatları, Kâinâtın Efendisi'ni korumaktı. Üzerlerindeki zırh ve ellerindeki kılınçla, hiç kimseyi O'na yaklaştırmayacak kadar güçlü ve azimli idiler.
    Medîne ile Uhud arası tam bir saatlik yoldu. O gün, Uhud'a gidilmeyip, Uhud ile Medîne arasında yarım saatlik yer olan Şîheyn mevkiinde gecelendi. Rasûlü Ekrem orduyu teftiş etti. Bir yoklama yaptı. Bu arada çarpışamayacak yaşta küçük çocukların da geldiklerini gördü. Yaşları 13-15 arasında bulunan onyedi genç de gelmişti. Peygamber Efendimiz, onları Medîne'ye döndürdü ve Medîne'de çocukları ve kadınları beklemek ve korumakla vazîfelendirdi.
    Harbe Katılmalarına İzin Verilen Küçükler
    Zübeyr ibn-i Râfi; "Yâ Rasûlallâh! Râfi ibn-i Hadic, iyi ok atıcıdır." diyerek, O'nun ordudan ayrılmamasını istedi.
    Râfi ibn-i Hadic der ki: "Rasûlüllah'a arzolunduğum zaman ayaklarımda mestlerim vardı. Ayağımın ucuna basarak uzun görünmeğe çalıştım. Rasûlüllah da benim orduya katılmama müsaade etti. Bana müsaade edince, Semure ibn-i Cündüp, üvey babası Mürey ibn-i Sinan'a; «Babacığım! Rasûlüllah, Râfi ibn-i Hadic'e müsaade etti, beni geri çevirdi. Halbûki ben, güreşte onu yenerdim.» dedi.
    Mürey ibn-i Sinan; «Yâ Rasûlallâh! Sen benim oğlumu geri çevirdin, Râfi ibn-i Hadic'e müsaade ettin. Oğlum onu yener.» dedi.
    Bunun üzerine Peygamber Efendimiz; «Güreşsinler bakalım» buyurdu."
    Gençler güreştiler. Semure, Râfi'yi yendi. Hz.Peygamberimiz, onun da orduya katılmasına müsaade etti. O zaman Semure ile Râfi 15'er yaşında idiler.
    Uhud'daki İslam Karargâhı
    Peygamber Efendimiz, Şîheyn'de derlenip toparlandığı sırada, müşrikler de Ebû Amr'ın arâzisinin bulunduğu yere kadar harp düzeni hâlinde, yavaş yavaş uzandılar. Peygamberimiz, Uhud'a doğru ilerleyip, köprünün bulunduğu yere kadar geldiler. Artık Müslümanlar da müşrikler de birbirini iyice görüyorlardı.
    İslam ordusu ile Uhud'a kadar deve kuşu gibi boynunu uzata uzata gelmiş olan Abdullah ibn-i Ubeyy'ibn-i Selül, artık kanlı bir müsâdemenin kaçınılmaz olduğunu görünce, Peygamber Efendimiz için; "O, rey ve görüş sâhibi olmayan gençlerin sözünü dinledi de beni dinlemedi. Ey ahâli! Şuracıkta biz, ne diye kendimizi öldüreceğimizi bir türlü anlayamadık." diyerek, kavminden kuşku içinde bulunan ve kendisine uyan 300 kişi ile birlikte oradan geri döndü.
    Peygamber Efendimiz, Uhud'da Şip vâdîsine inince, orada arkaları Uhud dağına dayalı, yüzleri Medîne'ye karşı olmak üzere karargâhını kurdu. Ordusunu çarpışma düzenine koymağa başladı. Solda bulunan Ayneyn tepesine Abdullah ibn-i Cübeyr kumandasında 50 okçu yerleştirdi. Onlara; "Ben emir vermedikçe, gâlip olsak da, mağlub olsak da kat'iyyen yerinizden ayrılmayacaksınız. Müşrikleri hezîmete uğrattığımızı görseniz bile yerinizi terketmeyeceksiniz. Düşmanı yenip ganîmet toplamağa koyulduğumuzu görseniz de, sakın bize uymayınız! Kuşların bizi kapıştıklarını görseniz de ben size adam gönderip emir vermedikçe, sakın yerinizden ayrılmayınız. Düşman süvârisi gelirse, okla mukâbele eder, ok atarsınız. Çünkü, at oku yiyince ilerleyemez, geri döner." buyurdu.
    Uhud'da Müslümanların parolası «Emit, Emit (öldür, üldür)» idi.
    Uhud'da Müşriklerin Yeri
    Kureyş müşrikleri, Medîne'ye arkalarını çevirmişler, Müslümanlara karşı saf bağlamış bulunuyorlardı. Müşriklerin sancağını, Tâlhâ ibn-i Ebî Tâlhâ tutuyordu. Kureyş ordusunun kumandanı Ebû Süfyan idi. Diğer kumandanlar ise; okçuların başında Abdullah ibn-i Rebia, sağ cenah kumandanı Hâlid ibn-i Velid, sol cenah kumandanı İkrime ibn-i Ebû Cehil, fırka kumandanları ise Saffan ibn-i Umeyye ile Amr'ibn-i As idi.
    Müşriklerin parolası «Yâ Lel Uzza ve yâ Lel Hübel» idi. Böylece putlarından medet bekliyorlardı.
    Kureyş kadınları, ordunun arkasında Ebû Süfyan'ın karısı Hind'in başkanlığı altında defler çalıyor, şiirler söylüyor ve orduyu harbe teşvik ediyorlardı.
    Uhud Harbine Nasıl Başlandı ve Nasıl Bitti?
    İki taraf da harbe iyice hazırdı. Bu esnâda Allâh'ın Rasûlü elinde bir kılıç olduğu hâlde havaya kaldırarak; "Bunun hakkını kim verecek?" buyurdu.
    Kılıncın üzerinde şu beyt yazılı idi:
    "Fil'cübni ârun Vefil'ikbâli mekremetün
    Vel'mer'ü bilcübni lâyencû mine'l-Kaderi"
    (Korkaklıkta ar ve zillet, ileri atılmakta şeref ve izzet vardır. Kişi korkaklık ile kaderden kurtulamaz.)
    Kılınca birçok tâlib olanlar oldu ise de Peygamber Efendimiz, onlara vermedi. Ebû Dücâne; "O kılıncın hakkı nedir, yâ Rasûlallâh?!" diye sordu.
    Peygamber Efendimiz; "Onun hakkı eğilip bükülüp kırılıncaya kadar onu düşmana vurmaktır. Onunla Müslüman öldürmemek, onunla kâfirlerin önünden kaçmamaktır. Onunla Allah sana zafer, yahud şehidlik nasib edinceye kadar Allah yolunda çarpışmaktır." dedi.
    Ebû Dücâne; "Yâ Rasûlallâh! Ben onu, hakkını yerine getirmek üzere alıyorum." dedi.
    Hz.Peygamberimiz, elindeki kılıcı ona teslim etti. Ebû Dücâne, çok cesâretli, kahraman bir kişi idi. Harp meydanında kurnaz davranırdı. Başına kırmızı bir sargı sarar, halkın yanına onunla çıkarsa, çarpışmak istediği anlaşılırdı.
    Ebû Dücâne, Peygamber Efendimiz'in elinden kılıncı alınca, başına kırmızı şalı sararak Müslümanlar ile müşrikler arasında meydana çıkıp çalımlı çalımlı yürümeğe, gezinmeğe başladı. Peygamberimiz, O'nun böyle kurula kurula yürüdüğünü görünce; "Bu bir yürüyüştür ki Allah, onu, bu yerin başkasında sevmez." buyurdu.
    Ebû Dücâne, düşman ordusunun içine öyle bir daldı ki kelleler uçuyor, önüne gelen kâfirleri paramparça ediyordu. Ebû Dücâne, ulaşabildiği, yetişebildiği her şeyi, yarıp yırtarak, kesip biçerek, dağın eteğinde deflerle müşrikleri kışkırtan kadınların yanına kadar ilerledi. Kılıncı onlara kaldırmışsa da Rasûlüllâh'ın kılıncının şerefini gözeterek, kadın kanını ona bulaştırmak istemediğinden vurmadı, korkuttu. Kadınlar feryat ederek kaçıştılar.
    Taraflar birbirine iyice yaklaşmışlardı. Müşriklerin Hevâzin süvârileri, İslam okçularının korudukları geçide dalmak istedilerse de oka tutulunca, geri dönmek zorunda kaldılar.
    Müşriklerden, deve üzerinde bir adam meydana çıkıp çarpışmak için er diledi. Bunun üzerine, Zübeyr ibn-i Avam ona doğru vardı. Devenin üzerine sıçrayıp, adamın boğazına sarıldı. Deve üzerinde boğuşmağa başladılar.
    Peygamber Efendimiz; "Yere, aşağı doğru düşür onu!" dedi.
    Müşrik, yere düştü, Zübeyr ibn-i Avam da üzerine çöküp onun başını kesti.
    Bu defa, Kureyş ordusunun sancaktârı Tâlhâ bîn-i Ebî Tâlhâ; "Benimle çarpışmak için kim çıkar er meydanına" diyince,
    Hz.Ali buna karşı çıktı, Talha'yı bir hamlede yere serdi ve onların sancaklarını yere düşürdü. Sonra, sancağı alan onun kardeşi Osman ibn-i Ebû Tâlhâ'nın üzerine, Peygamber Efendimiz'in amcası Hz.Hamza hücum edip kılıncı ile kolunu yaraladı. Fakat, bu defa da, sancağı Ebû Sâid ibn-i Tâlhâ almıştı. O'nu da çok hızlı davranan Sa'd ibn-i Ebî Vakkas hakladı. Ebû Sâid yere düşünce sancağı Nâfi ibn-i Ebî Tâlhâ aldı. Müşriklerin sancağı durmadan el değiştirdiği hâlde, Müslümanların sancağı hâlâ bir kişinin elinde idi. Allâhü Teâlâ gene Müslümanlara yardım ediyordu. Müşriklerin bayrağını tutmakla vazîfeli Tâlhâ sülâlesinden başka kimse kalmadığından, yedinci adamı da Hz.Hamza bir hamle ile katletti.
    Hz.Hamza, kükremiş bir arslan gibi düşman ordusuna girmiş; öne, sağa, sola kılıç sallayarak müşrikleri kırıp geçiriyordu. Devamlı ilerliyordu. 31 müşrikin başını gövdesinden ayırmıştı. O'nu gören düşman asker sürüleri önünden savrulup kaçıyordu. Artık muhârebe bütün şiddeti ile başladı. Müşrik ordusu erimeğe başlayıp, fena hâlde bozuldu.
    Hz.Hamza'nın Şehâdeti
    Ebû Dücâne Hazretlerinin öldürmekten yüz çevirdiği Hind, Cübeyr bîn-i Mudim'in kölesi olan Vâşi'ye, Hz.Hamza'yı öldürdüğü takdirde bir çok vaatlerde bulundu. Çünkü Hz.Hamza, Bedir'de Hind'in babasını ve kardeşini öldürmüş, Uhud'da pekçok müşrik başını uçurmuştu. Hz.Hamza, Cubeyr'in amcasını da Bedir'de öldürmüştü. Ayrıca Cübeyr, kölesine, Uhud'da Hz.Hamza'yı öldürdüğü takdirde, kendisinin azad edilip hürriyete kavuşturulacağını vâdetmişti.
    Köle Vâşi de hürriyet ve mal arzusuyla, bir kayanın arkasına gizlendi. Oradan Hz.Hamza'yı gözlemeğe başladı. O sıralarda Hz.Hamza var gücüyle kılıncını savuruyor, müşrikleri harman gibi bir yerden kaldırıp diğer tarafa ölmüş olarak atıyordu. Hamza'nın karşısına Sibâ ibn-i Abdul Uzza'yı çıkarmışlardı. Allâh'ın arslanının kılıncını kaldırıp indirmesiyle müşrikin de yere düşüp ölmesi bir olmuştu.
    Vâşi, bu arada saklandığı yerden çıkıp tam arkasından mızrağını atarak Hz.Hamza'yı sırtından vurdu. Hz.Hamza yaralandığı hâlde, hem de öldürücü yara aldığı halde yıkılmak nedir bilmiyordu. Önüne gelen müşrikleri temizlerken Kelime-i Şehâdet getiriyordu. Böylece Uhud'da hem şehîd, hem de şehidlerin reîsi oldu.
    Nihâyet harp iyice kızışmıştı, Müslümanlar güçlerinin üstünde bir tâkatla harbediyorlardı. Sabırla cihâda devam ederek, müşrikleri bozguna uğrattılar. 3000 kişilik müşrik ordusu, 700 kişilik orduyu yenememişti, kaçmağa başladılar.
    BİR HATÂ VE NETİCESİ

    Peygamberimiz, düşman süvârisine karşı koyacak süvârisi yokken ordusunu öyle tertip etmişti ki; düşman süvârisinin hücum edebileceği sadece bir yer kalmıştı. Orayı da okçularla kapatmıştı. Abdullah ibn-i Cübeyr kumandasında 50 okçuyu oraya yerleştirmiş, "Düşman süvârisi buradan hücum edecek olursa ok atarsınız. At oku yiyince geri döner. Ben emir vermedikçe gâlip olsak da, mağlup olsak da buradan aslâ ayrılmayınız" diye sıkı sıkıya tembih etmişti.
    Fakat, ilk anda düşman ordusunun bozguna uğratılmasından, zaferin kazanıldığını, harbin bittiğini zannederek okçuların çoğu yerinden çıkıp, ganîmet toplamak üzere gidiverdiler. Her ne kadar kumandanları «sakın ayrılmayın» demişse de harp bitti diye, dinlemediler. Kumandanları Abdullah ibn-i Cübeyr on kişiyle kaldı. Tam bu esnâda, oranın zayıfladığını fırsat bilen Kureyş ordusunun süvâri kolu kumandanı Hâlid ibn-i Velid, 200 kişilik bir kuvvetle, dağ geçidinde kalan okçuları şehîd etti. İslam ordusunun sol cenahından dolaşıp arkadan çevirdi ve arkadan vurdu. İşte böylece harbin çehresi birden değişti. Gâlib durumda olan Müslümanlar mağlup duruma düştü.
    Bu hâl, Müslümanları hayret ve şaşkınlığa düşürdü. Hâlid ibn-i Velid'in Müslümanları arkadan çevirdiğini öğrenen Kureyş kaçmaktan vazgeçerek geri döndüler. İki hücum arasında kalan Müslümanlar neye uğradıklarını bilemediler. Ümitsizliğe düştüler. Düşmanlar kudurmuşlardı. Hz.Peygamber'in yanına kadar gelmeği başarmışlar, Fahri Kâinât'ın etrafındaki Müslümanları dağıtarak O'nun yanına kadar sokulmuşlardı.
    Saad ibn-i Vakkas (R.A.)'ın birâderi Utbe-t-übnü Ebî Vakkas, müşriklerin saflarında idi. O da Peygamber Efendimiz'in çadırına kadar gelmişti. Attığı taşlarla Allah Rasûlü'nün alt dudağı yaralandı ve alt çenesinin sağ yanındaki rebaiyye (kesici) dişi kırıldı ve mübârek dişi şehîd oldu.
    İbni Kâmia'nın kılıç darbesiyle Fahri Kâinât'ın sağ omuzu yaralandı ve yine onun kılıç darbesiyle başındaki miğfer de parçalandı. Miğferin halkalarından ikisi Rasûlüllah'ın şakaklarına, yanaklarına battı.
    [Filhakikâ, Peygamberimiz'e ezâ verenlerin hepsi de üzerlerinden sene geçmeden belâlarını buldular. İbni Kâmia Uhud'dan ev halkının yanına döndüğü gün dağa ava gitmişti. Dağda, kendisini bir dağ keçisi boynuzlayarak delik deşik etti. İbni Şihab'ı Mekke yolunda ak benekli dişi bir yılan sokarak öldürdü, Utbe ibn-i Ebî Vakkas'ı Hatıp ibn-i Ebî Beltea öldürdü.]
    Peygamber Efendimiz'in bulunduğu yerde, kılıçlar şakırdıyor, oklar sağnak sağnak yağıyordu. Bunun üzerine Eshab, halka oluşturmuşlar, Ebû Dücâne de kendisini kalkan yaparak, Peygamber Efendimiz'i koruyorlardı. Oklar O'na değmiyordu. Düşman, onun canına kasdedip her taraftan, Alemlere Rahmet olan Yüce Peygamberimiz'e oklar atarken, O'nun mübârek lisânından şu duâ göklere yükseliyordu: "Yâ Rabbi! Kavmim câhildir. Sen onlara hidâyet et. Onları affet. Çünkü onlar ne yaptıklarını bilmiyorlar".
    İnsanlık târihinde acaba başka böyle bir hâdise var mıdır?
    O gün Ebû Tâlhâ, bu sıkıntılı anlarda Peygamberimiz'in yanından hiç ayrılmamış, kendi kalkanı ile O'nun mübârek yüzünü muhâfaza etmiştir. Rasûlüllah harp sahasına bakmak istedikçe; "Aman, başınızı kaldırmayınız! Olmaya ki, bir ok isâbet eder," derdi.
    Sa'd ibn-i Ebû Vakkas ise Allah Rasûlü'ne yaklaşan herkese durmadan ok yağdırıyor, Rasûlü Ekrem de O'na kendi oklarını kendi eliyle vererek; "Bunları da at!" diyor ve kendisi için duâ ediyordu. Sa'd ibn-i Ebû Vakkas kendisine verilen okları müşriklere attıkça, hiçbirisi Rasûlü Ekrem'in yanına yaklaşamıyordu.
    Ümmü Emâre diye anılan Nesibe Hâtun, harp sabahı eline su tulumunu almış, Müslümanlara su dağıtıyordu. Kendisi Akabe'de Rasûlü Ekrem'e bîat edenlerdendi. Bu defa zevci ve iki oğlu ile beraber Uhud gazâsında bulunup, su hizmeti yanında, onların kahramanlıklarını da görmek istemişti. Vaktâ ki Müslüman mücâhitleri iki taraftan gelen hücum arasında kalıp şaşırınca ve arkasından hezîmet de başlayınca, elindeki su tulumunu bırakmış, onun yerine bir kılınç alarak, Allah Rasûlü'nü Kureyş'e karşı müdâfaa etmeğe başlamıştı. Son olarak İbni Kâmia ile vuruşurken yaralandı.
    Ebû Dücâne ise Allah Rasûlü'nü müdâfaa ediyor, gelen saldırılardan O'nu korumağa çalışıyordu. Bu esnâda sırtı kirpi gibi oklarla dolmuştu.
    Düşmana şiddetle karşı koyan Enes ibn-i Nadr, 70 kılıç darbesi yedikten sonra şehid edildi. O'nu kız kardeşi ancak parmaklarından tanıyıp teşhis edebildi.
    Uhud'da Peygamberimiz'in Ubeyy ibn-i Halef'i Öldürmesi
    Ubeyy ibn-i Halef, Mekke'de Peygamberimize rastladıkça; "Yâ Muhammed! Benim bir atım var, her gün ona 16 ölçek darı yediriyorum, bir gün gelir onun üzerine biner seni öldürürüm!" diyordu.
    Peygamber Efendimiz de; "Belli olmaz, belki İnşaallah ben seni öldürürüm!" buyururmuştu.
    Ubeyy ibn-i Halef Uhud'da, Hz.Peygamberimiz'in hayâtına son vermek için and içmişti. Kardeşi Ummiyet'ibn-i Halef'in intikamını almak istiyordu. "Muhammed nerededir?" diye bağırıyordu. "Gelsin de benimle çarpışsın. Peygamberse beni öldürür." diyordu.
    Peygamberimiz Uhud'da çarpışırken arkasına dönüp bakmıyor, Sahabîlerine; "Ubeyy ibn-i Halef'in arkamdan gelmesinden korkarım. O'nu gördüğünüz zaman bana yaklaştırınız!" diyordu.
    Peygamberimiz Şı'ba geldiği sırada Ubeyy'ibn-i Halef'in atını gördü ve onu tanıdı. Ubey ibn-i Halef; "Yâ Muhammed! Sen kurtulursan ben kurtulmayayım" diyerek gelip kavuştu.
    Peygamberimiz'in yanında bulunan Sahabîleri; "Yâ Rasûlallâh! İçimizden birisi ona karşı koysa, saldırsa olmaz mı?" dediler.
    Peygamber Efendimiz; "Bırakınız, gelsin o!" dedi.
    Ubeyy'ibn-i Halef, Peygamberimiz'in yanına kadar geldi. Eshâbı Kirâm, dayanamayarak onun önünü kesmek istediler.
    Peygamberimiz; "Geri durunuz" dedi. Hemen Hâris ibn-i Sımmen'in mızrağını eline aldı. Sonra Sahabîlerine kükremiş devenin silkinmesi gibi silkindi. Onları devenin sırtından sineklerin uçup dağılışı gibi etrafından dağıttı. Rasûlüllah'ın o sıradaki celâdeti hiç kimsede yoktu.
    Peygamberimiz davranınca Ubeyy'ibn-i Halef dönüp kaçmağa başladı. Peygamberimiz ona; "Ey yalancı nereye kaçıyorsun?!" dedi ve onu (boynunun miğferle zırh yakası arasındaki kısmından) mızrakla vurup yaraladı. Şah damarını kopardı. Ubeyy, sığır bögürür gibi böğürerek atından yere yuvarlandı, kaburga kemiklerinden bâzısı da kırıldı. Müşrikler onu ordugâhlarına getirdiler. Yarasının kanı çıkmıyordu. Ağrısı sızısı dayanılacak gibi değildi.
    Bunun için Übeyy; "Vallâhi Muhammed beni öldürdü!" dedi.
    Arkadaşları; "And olsunki, sen aklını kaybetmişsin! Sendeki yaranın hiç ehemmiyeti yok!" dediler.
    Ubeyy ibn-i Halef ise; "O bana Mekke'de «Seni ben öldüreceğim» demişti, Vallâhi O benim üzerime tükürse yine beni öldürür!" dedi.
    Ubeyy'ibn-i Halef bir gün veya bir günün bir kısmı geçtikten sonra, Mekke'ye 6 mil uzaklıkta bulunan Selef'e gelince öldü. Yolda giderken; «Susadım, susadım» diye bağırdığı, bir adamın da «Su verme ona, çünkü o Rasûlüllah'ın düşmanıdır» dediği rivâyet edilir.
    Ayrıca Peygamber Efendimiz, kılıncını parlata parlata yürüyen bir müşriki yaya olarak karşılayıp; "En'en-Nebiyyü lâ kizib, En'ebnü Abdülmuttalib lâ kizib. (Ben, Peygamberim! yalan yok! Ben, Abdulmuttalib'in oğluyum! yalan yok!)" diyerek onu vurup öldürdü.
    Sahâbenin büyükleri, Allah Rasûlü'nün etrafında toplandılar ve O'nu düşmandan korumak için beraberce dağa çıktılar.
    Sahabenin Peygamberimiz'in Etrafında Toplanmaları
    Muhârebe nerede ise bitmek üzere idi. Rasûlü Ekrem, maiyyetindeki Müslümanlara, Uhud vâdisine toplanmalarını emretti. Bütün Müslümanlar Uhud vâdisinde toplanmışlardı. Hz.Ali Rasûlü Ekrem'e su götürmüştü. Rasûlü Ekrem orada namazını kıldı.
    Müminler emniyetli bir yere çekilince ilk iş olarak Peygamberimiz'in tedavisi ile meşgul oldular. Mubarek yüzüne batan iki zırh halkasını Ebû Ubeyde'tibni'l Cerrah dişleri ile çıkardı. Çıkarırken de kendi dişlerinden ikisi düştü.
    Müşrikler, bitirmekte oldukları işi yarım bırakmak istemediler ve Uhud dağına tırmanıp Müslümanları tamamen ortadan kaldırmak istiyorlardı. Bu hâli gören Rasûlü Ekrem Allâh'a şöyle yalvardı; "Yâ Rab! Artık oraya çıkmasınlar!"
    Allâhü Teâlâ, Habîbinin, Kâinâtın Efendisi'nin duâsını kabul etmişti. Müşrikler bütün uğraşmalarına rağmen bir türlü istedikleri yere çıkamıyorlardı. Çıkamayacaklarını anladıkları zaman, bu işten vazgeçtiler. Bu arada Hind ve etrafındaki kadınlar muhârebe arasındaki şehidlerin kulaklarını ve burunlarını kesip kendilerine gerdanlık yapıyorlardı.
    Muhârebe sona ermiş sayılırdı. Fakat, Ebû Süfyan hâlâ şüphe içerisinde idi. Çünkü Rasûlü Ekrem'in ölüp ölmediğini bilmiyordu. Bunu öğrenmek maksadıyla, bulunduğu tepeden; "İçinizde Muhammed var mıdır?" diye bağırmağa başladı.
    Üç defa tekrarladı, cevap verilmedi.
    Bu sefer: "Peki! içinizde Ebû Bekir var mıdır?"
    Buna da cevap verilmedi.
    Bu defa; "İçinizde Ömer ibnil Hattab var mıdır?" diye sordu.
    (Rasûlü Ekrem, Eshâbı Kirâm'a; "Sakın sesinizi çıkarmayınız" diye buyurmuştu.)
    Sorulan suale cevap gelmeyince, Ebû Süfyan rahatlıyordu, ölmüşler sanıyordu. Kendi kendine şöyle dedi: "Eğer sağ olsalardı elbette cevap verirlerdi. Cevap vermediklerine göre öldüler, artık biz kazandık, yapılacak bir şey kalmadı, geri dönebiliriz".
    Amma Hz.Ömer dayanamadı. Olduğu yerden bağırmağa başladı. "Yalan söylüyorsun Ebû Süfyan, söylediğin bütün şahıslar yaşıyorlar. Senin hakkından muhakkak geleceklerdir".
    Ebû Süfyan şaşırmıştı; "Muhârebe nöbetledir. Bugün Bedir gününün karşılığıdır." diyordu.
    Hz.Ömer kızmağa başlamış; "Hayır, çünkü sizin ölüleriniz cehenneme, bizim şehidlerimiz cennete gitmişlerdir. Aramızdaki fark bundan ibârettir." dedi.
    Bunun üzerine Ebû Süfyan; "Beri gel, ya Ömer!" dedi.
    Hz.Ömer, Rasûlü Ekrem'den müsâde aldıktan sonra, ileri gitti. Ebû Süfyan'ın ne diyeceğini merak ediyordu. Ebû Süfyan: "Yâ Ömer! Allah için doğru söyle, biz Muhammed'i katlettik mi?".
    Hz.Ömer bu soruya şöyle cevap vermişti: "Hayır! Allâh'a yemin ederim ki hayır! Rasûlü Ekrem şimdi senin söylediğin sözleri duyuyor".
    Bunun üzerine Ebû Süfyan; "Ben sana İbni Kâmia'dan daha fazla inanırım. Sen yalan söylemezsin." dedi.
    Ebû Süfyan artık muhârebe edecek durumda değildi. Bunun için atını geri çevirdi. Mekke'ye döneceklerdi. Son defa olarak; "Gelecek sene Bedir'de buluşalım" dedi.
    (Hz.Ömer, Rasûlü Ekrem'e bakmıştı. Rasûlü Ekrem «olur» anlamında başını sallayınca Hz.Ömer de; "İNŞALLAH" diye cevap verdi.
    Müşrikler gâlip durumda idiler. Amma korkuyorlar, ne yapacaklarını bilemiyorlar, birbirlerinden bile çekiniyorlardı. Çünkü, karşılarında bulunan orduda kendi akrabâları bile vardı. Onlardan birini öldürmek, düşman kazanmaktan başka bir şey değildi.
    Rasûlü Ekrem'in her tarafı tozdan berbat olmuştu. Amma Allâh'ın sevgilisi kendisini düşünmüyor, etrafında savaşan insanların varlığını öğrenmek istiyordu.
    Peygamber Efendimiz ibn-i Mesleme'ye dönerek; "Acaba Sa'd ibn-i Rebiğ ne hâldedir? Şehitler arasında mıdır? Yoksa yaralı mıdır? O'nun durumundan bana haber getiriniz. Çünkü on müşrikle çarpıştığını gördüm." buyurdu ve eliyle vâdînin bir köşesine işâret ederek; "Ben onu bir ara orada görmüştüm!" dedi.
    Ensardan Muhammed ibn-i Mesleme Peygamber Efendimiz'in işâret ettiği tarafa doğru gitti. Her tarafa baktı. Bulamadı. Şehitlerin ve yaralıların yanına gitti. Aramağa başladı. Belki ağır yaralıdır, kendisine yardım lâzımdır düşüncesiyle nihâyet; "Ey Sa'd! Beni Rasûlü Ekrem gönderdi. Neredesin? Şehitler arasında mısın? Yaralılar arasında mısın? Ses ver." diye çağırmağa başladı.
    Rasûlüllah'ın ismini duyan Sa'd; "Buradayım, yaralılar, şehidler arasındayım." diye, inilti şeklinde seslenebildi.
    Muhammed ibn-i Mesleme tekrar bakınmağa başladı. Nihâyet kulağına gelen sesin sâhibini buldu. Vücudu yaralar içerisinde olup, yüzü hâlâ gülüyordu. Henüz ruhunu teslim etmeden Mesleme onun yanına kadar gelebilmiş ve yerden başını kaldırarak konuşmasını sağlamıştı.
    Sa'd şöyle buyurdu: "Rasûlüllah'a benim selamımı ilet. Şu anda cennet kokularını duyuyorum. Kavmim Ensar'a da selamımı söyle; Peygamberimiz'e ihlasla bağlılık ve itaat hususunda kirpikleriniz kımıldar oldukça son derece gayret ediniz. Değilse, Allah katında mâzur olamazsınız." ve gözlerini kapatarak vefât etti. Ensarın en ulularından biri olan Sa'd, Rasûlü Ekrem'e Akabe'de biat etmiş, dîn-i mübinin yüceliğini orada kabul edip, kendi kavmine yaymak için vazîfe bile almıştı.
    Mesleme, O'nun yanından ayrılarak verilen vazîfeyi yaptığını bildirmek üzere, Rasûlü Ekrem'in yanına gelip Sa'd'ın şehid olduğunu ve selâmını Rasûlü Ekrem'e ilettikten sonra gözleri yaşarmıştı. Bunun üzerine Rasûlü Ekrem Sa'd hakkında; "Yâ Rab! Sen Sa'd'dan razı ol" diye duâ etmişlerdi.
    Rasûlü Ekrem muhârebe sahasında dolaşmağa başlayıp şehîd olan Müslümanları kontrol ediyor ve üzüntülerini ifâde ediyorlardı. Bir ara amcası Hz.Hamza'yı gördü. Hâlinden şiddetle müteessir oldular. Kulakları kesilmiş, karnı hunharca deşilmişti. Tanınmayacak hâlde idi. Bu hâle Rasûlü Ekrem o kadar üzüldüler ki şimdiye kadar böyle üzülmemişlerdi. Gözleri yaşlarla doldu.
    Peygamberimiz, Hz.Hamza'nın cesedinin başına dikilerek; "Hiçbir zaman, senin kadar musibete uğranmamış ve uğranmayacaktır. Ben, bunun kadar beni gazaplandıran bir yerde de durmamışımdır, Ey Rasûlüllah'ın amcası!
    Ey Allâh'ın ve Rasûlüllah'ın arslanı Hamza!
    Ey hayırlar işleyen Hamza!
    Ey üzüntüleri gideren Hamza!
    Ey Rasûlüllah'ı koruyucu olan Hamza!
    Allah sana rahmet etsin! İyi bilirim ki; Sen, hısım ve akrabâlık haklarını gözetir, dâimâ hayırlı işler işlerdin. Eğer senden sonra yas tutmak gerekseydi, sevinmeği bırakıp sana yas tutardım..." diye hitâbede bulundu.
    Hz.Hamza, halkı tarafından sevilir ve sayılırdı. Müslüman olduktan sonra Müslümanlar rahat etmişlerdi. Peygamber Efendimiz bundan dolayı Hz.Hamza'yı çok severlerdi. Allâh'ın arslanı olan Hz.Hamza, Rasûlü Ekrem'den iki yaş büyüktü.
    O sabah iki mübârek Sahâbi'den Sa'd ibn-i Ebî Vakkas (R.A.) şöyle duâ etmişti: "Yâ Rab! Bir büyük düşmana rastlayarak onunla cenk edeyim, gâlip geleyim, O'nu yerle bir edeyim." Böyle niyet etmiş, böyle duâ etmiş, böyle yalvarmıştı. Cenâb-u Hakk O'nu niyetine ulaştırdı.
    Abdullah ibn-i Cahş (R.A.) ise şehidlik, Allâh'a vuslat ve O'nun yüce makâmına ermek için; "Yâ Rab! Büyük bir düşmanla cenk edeyim, O beni şehid etsin, kulaklarımı burnumu kessin, Sen bana «kulakların ve burnun nerede?» dediğin zaman, Senin ve Peygamberin'in uğruna kesildi diyeyim." diyerek yalvarmıştı.
    Sa'd ibn-i Ebî Vakkas, O'nu şehidler arasında bu halde görünce şaşırmıştı. Çünkü, Allah'dan istediklerini elde edenlerden biri de O idi. Abdullah ibn-i Cahş ise bu sıralar henüz 40 yaşını yeni doldurmuştu.
    Uhud harbinde müşriklerden 20 ile 30 kadarı öldürüldü. Müslümanlar 70 şehid verdiler. Rasûlü Ekrem, şehidleri öylece gömmeği emretti. Çünkü, şehidler üzerinde hangi elbiseleri varsa öyle gömülüyorlardı.
    Allâh'ın Nusreti ile Mağlubiyetten Galibiyete
    Müslümanlar, büyük bir üzüntü içinde Medîne'ye döndüler. Bu üzüntüye Hz.Peygamber'in emirlerini dinlemediklerinden kendileri sebebiyet vermişlerdi. Medîne'deki yahûdîler ve münâfıklar bu mağlubiyete sevinmişlerdi. Bu, Hz.Peygamber'e ağır geldi. Ayrıca müşriklerin geri dönüp Medîne'ye bir baskın yapmaları, saldırı düzenlemeleri ihtimali de vardı. Hatta müşriklerden Ebû Cehlin oğlu Ikrime, kumandanları Ebû Süfyan'a bunu teklif de etmişti.
    Peygamber Efendimiz, Müslümanların zayıf düşmediğini hem yahûdîlere hem de müşriklere göstermek için, yaralı ve yorgun olduğu halde düşmanı tâkip etmeğe karar verdiler. 16 Şevval, harbin ertesi pazar günü Rasûlü Ekrem, Bilâl-i Habeşî Hazretlerine; "Dön! Uhud harbinde bulunanlara haber ver. Hemen toplansınlar. Düşmanın peşine düşeceğiz" buyurdu.
    Bilâl-i Habeşî, kendisine verilen vazîfeyi her zaman olduğu gibi yerine getirmişti. Çünkü, harpte olup da bu çağrıya gelmeyen yoktu. Bütün Müslümanlar mescidin yanında toplandılar. Rasûlü Ekrem orada Medîne muhafızlığına Ümmü Mektüm (R.A.)'ı tâyin ederek sancağı Hz.Talha (R.A.) hazretlerine verdi. Bu, hemen yola çıkacaklarına işâret ediyordu. Rasûlü Ekrem de muhârebede yaralanmıştı. Böyle olduğu halde atına binerek 630 kadar İslam mücâhidi ile yola çıktı. Medîne'ye sekiz mil mesâfede bulunan Hamrâ-ül'Esed mevkiine geldikleri zaman konaklamağa karar verdiler. Orada üç gece söndürmeksizin ateş yakarak, tereddüt içinde olan düşmana karşı kuvvetli ve kalabalık olduklarını gösterdiler.
    Mekkeliler, Uhud'dan çekilmişler, Revha'ya gelmişlerdi.
    Hz.Peygamberimiz arkalarından bir gözcü gönderdi ve; "Git bak! Eğer develere biniyorlarsa Mekke'ye gidiyorlar, yok atlara biniyorlarsa Medîne'ye saldıracaklardır." dedi.
    Haberci, develere bindiklerini söyledi.
    Fakat, Mekkelilerde bir tereddüt vardı. Kimisi harp için geri dönülsün istiyorlardı. Ebû Süfyan da Müslümanlardan korkmağa başlamıştı. Müşrikler hemen toplanıp Mekke'ye doğru hareket ettiler. Açık açık kaçıyorlardı. Müslümanlar Uhud'da mağlup olmuşken gâlip duruma geçtiler.
    Rasûlü Ekrem ve ordusu müşriklerin kaçtığını öğrenince, sevinçlerinden ilâhî söyleyerek Medîne'ye döndüler.
    Uhud Harbinden Alınan Târihi Ders
    Uhud Harbi neticesinde müslümanların aldığı târihi ders; her hâlükârda mutlak surette emre itaatın lüzûmudur. Zîra, düşman süvârisini karşılamak üzere yerleştirilen okçulara, Peygamberimiz tarafından; "Ben emir vermedikçe yerinizden ayrılmayınız" buyrulduğu hâlde onların, daha yeni olmalarından, emre itaatın mutlak surette lüzûmunu bilemeyerek, harp kazanıldı zannıyle yerlerinden ayrılıvermeleri mağlûbiyete sebep olmuştur.
    Kuzman'ın Müslüman Askerler Arasında Çarpışarak Gösterdiği Yararlıklara Rağmen Cehennemlik Oluşu
    Kuzman, Uhud Muhârebesine çıkmaktan kaçınmıştı. Kadınlar O'nu; "Sen, yoksa kadın mısın!?" diye ayıplayınca, arlanarak kılıncını ve yayını alıp harbe koştu. "Ey Evs Hânedanı! ölmek, sizin için, utanmaktan, kaçmaktan hayırlıdır. Siz de benim yaptığım gibi şeref ve şan için çarpışınız." diyerek müşriklerin ortasına kılıçla daldı. Müşriklerden, Hâlid ibn-i Alem'i, tepeden tırnağa kadar demir zırha bürünmüş olduğu halde, omuzuna indirdiği bir kılınç darbesiyle göğsüne kadar yardı. Vâil ibn-i As'ı da bir vuruşta yere serdi. Yine müşriklerden 7-8 kişi daha öldürdü. Kendisi de yaralanarak Zaferoğullarının evine getirildi.
    Uhud harbinden önce, Kuzman'ın adı anıldıkça, Peygamber Efendimiz; "O, cehennemliktir!" derdi.
    Müslümanlardan birisi ona; "Ey Kuzman! Seni tebrik ve Cennet'le tebşir ederim. Vallâhi, bugün senin uğradığın musîbet sana Allah'dandır." deyince,
    Kuzman; "Ne diye tebrik ve tebşir ediliyorum?! Vallâhi ben, Kavmimin gayretinden başka bir maksadla çarpışmadım. Böyle olmasaydı, çarpışmazdım!" dedi. Yaralarının sancısı şiddetlenince de ok çantasından bir ok alıp kolunun damarını keserek intihar etti.
    Peygamberimiz, Kuzman'dan bahsedildiğinde, onun hakkında; "Şüphe yok ki Allah bu dîni, fâcir bir adamla da te'yid eder" buyurmuştur.
    HİCRETİN ÜÇÜNCÜ SENESİ HÂDİSELERİ

    Hz.Ali'nin oğlu Hz.Hasan dünyâya geldi.
    Hz.Peygamberimiz, Hz.Ömer'in kızı Hz.Hafsa ile evlendi.
    Hz.Osman'ın birinci zevcesi Rukiyye vefât ettiğinden, yine Peygamber Efendimiz'in kızı Ümmü Gülsüm ile evlendi. Böylece Peygamber Efendimiz Hulefâ-i Râşidîn'in ikisine kız vermiş, ikisinin kızıyla evlenerek sıhriyet bağları kurmuştu.
    Kumar ve içki haram kılındı.
    Uhud'dan sonra, çöldeki kabîlelere zaman zaman müfrezeler çıkarılmış, Uhud mağlubiyetinden cesâretlenip bir saldırı düşünmemeleri için onlara gözdağı verilerek yıldırılmış, Medîne'ye saldırmaları önlenmiştir.
    HİCRETİN DÖRDÜNCÜ YILI HÂDİSELERİ

    Lihyanoğullarının Hîlesi ve Reci Seriyyesi
    Lihyanoğulları, komşuları Adal ve Kare kabîlelerine giderek, «zekâtlarını vermek ve İslâmiyete dâvet etmek üzere Eshâbından bâzılarını, kendilerine göndermesi için» Rasûlüllah'a ricâda bulunmalarını istediler. (O sırada Abdullah ibn-i Üneys, Hâlid ibn-i Süfyan'ı öldürmüştü.) "Gelecek olanlardan bâzılarını adamımıza karşılık öldürür, öcümüzü alırız. Ötekilerini de Mekke'ye Kureyş'e götürür satarız. Kureyş'in, Bedir'de öldürülen adamlarına karşı, Muhammed'in Eshâbından kendilerine getirilecekleri, işkence ile öldürecekleri kadar hoşlarına gidecek bir şey yoktur." dediler.
    Bunun üzerine Adal ve Kare kabîlesinden Müslüman olduklarını söyleyen bir heyet Medîne'ye gelerek; "Yâ Rasûlellah! İslâmiyet kabîlemiz içinde yayılmağa başladı. Eshâbından bâzılarını bizimle birlikte gönder de onlar bize dîni iyice anlatsınlar, Kur'ân okusunlar ve İslam şerîatını öğretsinler!" diye dilekte bulundular.
    Bunun üzerine Peygamber Efendimiz, onlarla birlikte Eshâbından Mersed bin Ebi Mersed kumandasında yedi kişigönderdi. Bu İslam fedâi birliği Reci suyu başına vardıklarında, kendilerini götürenlerin ihânetine uğradılar. Adal ve Kare kabîlesi heyetinden birisi, bir bahâne ile yanlarından ayrılıp, Müslümanların geldiğini Lihyanoğullarına haber verdi.
    Lihyanoğullarından 100'e yakın kişi, bu İslam fedâi birliğini öldürmek için geldiler. Onlar da dağa sığınmışlardı. "Teslim olun size bir şey yapmayacağız. Hiçbirinizi öldürmeyeceğiz. Fakat, size karşılık olarak, Mekkelilerden bir şeyler koparmak istiyoruz." dediler.
    Mücâhitler teslim olmayıp çarpıştılar ve şehîd oldular. İçlerinden Hubeyb ibn-i Adiyy, Zeyd ibn-i Desinne, Abdullah ibn-i Târık, öldürülmeyeceklerine dâir kesin söz alınca, dağdan inip teslim oldular. Fakat, onlar sözlerinde durmadılar. Mekke'ye götürüp müşriklere sattılar. Müşrikler de, Bedir'de ölenlerine bedel olarak onları fecî işkence ile şehîd ettiler.
    Bi'ri Maûne (Maûne Kuyusu) Hâdisesi
    Kilâb kabîlesinden Ebû Berâ Ömer ibn-i Mâlik Peygamber Efendimiz'e gelerek; "Ey Allâh'ın Rasûlü! Eğer Necid ahâlisine Müslümanlardan bâzılarını gönderirsen, oradakiler de Müslüman olur." demişti.
    Peygamberimiz; "Ben Necidlilere pek güvenmem, Eshâbıma kötü muâmele edebilirler." deyince, Ebû Berâ, gönderilecek irşad heyetini koruyacağına dâir teminat verdi.
    Bunun üzerine Rasûlü Ekrem, Ebû Berâ'nın birâderzâdesi Ömer ibn-i Tufeyl'e bir mektup gönderdi. Kur'ân-ı Kerîm'i öğretmek ve onları irşad etmek için Ensârın ulularından Münzir ibn-i Amr (R.A.) kumandasında, kırk kişilik bir kâfileyi safer ayında Necid ahâlisine gönderdi.
    Kâfile, Medîne'ye dört konak mesâfede olan Bi'ri Maûne isimli yere gelerek, burada konakladılar. İçlerinden birini, Ömer ibn-i Tufeyl'e göndererek, Peygamberimiz'in mektubunu sundular. Kâfir, mektuba nazar etmeden, onu getiren Sahâbiyi şehîd etti. Etrafındaki kabîlelerden adam toplayarak Ebû Berâ'nın verdiği söze rağmen, uzaklarda bekleyen Sahâbilerin üzerine yürüdü. İrşad için gönderilmiş olan bütün bu mürşidleri kılıçtan geçirdi. İçlerinden yalnız bir tanesi sağ kurtulmuş ve Medîne'ye dönmüştü.
    İşte bâzı kabîleler verdikleri sözden dönerek, müşriklerin ve yahûdîlerin kışkırtmaları ile böyle hıyânet etmişlerdi.
    Beni Nâdir Gazası
    Yahûdîler, târih boyunca fesat yuvası olmuş ve devamlı insanları birbirine katmış, dâima münâfıklıklarını her yerde göstermişlerdir.
    Benî Nâdir, yahûdî milletinden ve Harun (A.S.) neslinden gelen bir kabîledir. Bu kabîleden bâzı kimseler, Rasûlü Ekrem'e inanmışlardı. Amma diğerleri inanmak istemedikleri gibi, yapılan savaşlarda müşriklere katılanları da vardı. Medîne'ye iki mil mesâfede olan bu belde, sağlam hisarlarla çevirilmiş olduğu için, dışardan gelecek her türlü tehlikeyi önlemiş sayılırlardı.
    Bunlar, Müslümanlarla bir anlaşma imzalamışlardı. Buna göre, Müslümanların aleyhinde konuşmayacaklardı. Fakat, içlerinden Müslümanlara karşı büyük bir haset ve kin duyuyorlardı. Anlaşma gereğince Müslümanlardan, Amr'ibn-i Ümeyye'nin çölde Amr kabîlesine mensub iki adamı hataen öldürmesi üzerine, onların diyetini ödemeğe benî Nâdir kabîlesinin de iştirak etmesi gerekiyordu. Bunun için Allah Rasûlü yanında büyük Sahâbelerden olduğu halde, Benî Nâdir kabîlesine gitti. Bu mevzûu konuşmak üzere bir duvarın kenarına oturdular.
    Allah Rasûlü, onların bu diyeti vermek istemediklerini anladı ve vaziyetten şüphelenmeğe başladı. Benî Nâdir yahûdîleri Peygamberi öldürmek için bir sûikast hazırlıyorlardı. Rasûlü Ekrem'in gölgesinde oturduğu evin damından Peygamberin başına büyük bir taş atmak için bir adam göndermişlerdi. Peygamber Efendimiz, bundan haberdar olarak derhâl oradan ayrıldı ve Medîne'ye döndü.
    Bir müddet sonra, Allah Rasûlü Medîne'den Muhammed ibn-i Mesleme'yi elçi olarak Benî Nâdir'e gönderdi. Onunla şu emirleri tebliğ etti: "Antlaşmayı bozduklarından, peygambere karşı sûikast hazırladıklarından dolayı, on gün zarfında memleketlerinden çıkıp başka bir yere gitmeleri emrolunuyordu. Aksi halde boyunları vurulacaktı".
    Bu emir üzerine Benî Nâdir, yaptıklarından pişman oldukları halde ne yapacaklarını bilemediler. Önce memleketlerinden uzaklaşmağı kabul ettiler. Fakat, münâfıkların reîsi Abdullah ibn-i Übeyy, kendilerine bir elçi göndererek, 2000 kişi ile yardım edeceğini, yurtlarından çıkmamalarını söyledi. Bu yardım neticesinde onların kalelerini koruyacaklarını bildirdi. Abdullah ibn-i Übeyy yalan söylediği halde, onlar bu habere inandılar.
    Hased ve Kibirden Gelen Münâfıklık Hastalığı

    Abdullah ibn-i Übeyy, Allah Rasûlü Medîne'ye gelmeden önce kavminin reîsi idi. Daha sonra insanlar ondan ayrılıp Allâh'ın Peygamberine bağlandıklarında, haset onun kalbine yerleşmişti. Amma o hakikatte müslüman değilken İslam olduğunu açıkladı. Kinini ve küfrünü gizledi. Medîne'de kaybettiği mevkiini geri almak için, Allah Rasûlüne hîleler yapmağı düşünüyordu. İşte bunun için Uhud gününde kendi karakterine uygun olan münâfıklara; "Muhammed iki çocuğa inandı da benim fikrimi kabul etmedi. Ben de O'nunla birlikte olup harp etmeyeceğim." dedi ve Medîne'ye döndü.
    Ayrıca bu adam Kaynuka kabîlesinin de yurtlarını terkinde müdâfaalarında bulunmuştu. İşte bu gün de Ben-î Nâdir yahûdîlerini müdâfaa etmek istiyordu. Bunun için Benî Nâdir reislerinden, Huyey ibn-i Ahtab şöyle diyordu: "Hayır, memleketimizi terketmeyeceğiz. Muhammed dilediğini yapsın, kalelerimiz muhkem, yanımızda bir yıllık yiyecek var, Muhammed de bizi bir yıl muhâsara edemez."
    Böylece, on gün dışarı çıkmadılar. Allah Rasûlü, onların bu durumu karşısında yirmi gün kalelerini muhâsara etti. Abdullah ibn-i Übeyy'den de yardımın gelmediğini gören Benî Nâdir reisleri, kurtulmaktan ümitlerini kesince, anlaşmaya çağırmışlardı. Allah Rasûlü onlara, silahtan başka yiyecek maddelerinden ve diğer ihtiyaçlarından götürebildikleri kadar götürmelerine izin verdikten sonra, onları oradan çıkardı. Onlardan kalan arâziyi Muhâcirlere ve Ensardan fakir olanlara tevzî etti.
    Bu yılda, yani hicretin dördüncü yılında Hz.Ali'nin oğlu Hz.Hüseyin doğdu.
    Hz.Peygamber Efendimiz'in, yahûdîlere güveni kalmadığından Zeyd ibn-i Sâbit'e İbrâni dilini öğrenmesini emretmişti. O da hemen onbeş günde öğrenmişti. "Süryâniceyi de öğren. Bana o dilde de bâzı mektuplar geliyor." buyurduğundan, onu da onyedi günde öğrenmişti.

  2. #12

    HAYBER'İN FETHİ (Hicrî:7, M.:628)

    Hayber, Medîne-Şam yolu üzerinde, bol hurmalı, iç içe kalelerle çevrili, münbit arâzisi bulunan, çok mühim bir yerdi.
    Hayber Yahûdîlerin elinde idi. Medîne'den çıkarılan Yahûdîlerin bir kısmı da, buraya gelip yerleşmişti. Burası, bütün Hicaz Yahûdîlerinin merkezi ve hisarlı bir kalesi durumunda idi. Bu Yahûdîler, İslâm'a karşı Mekkelileri dâimâ kışkırtmışlar, Hendek muhârebesini onlar tezgahlamışlardı. Ayrıca kendilerine yapılmış olan anlaşma tekliflerini de reddetmişlerdi. Medîne'ye hücum etmek için plân hazırlıyorlardı.
    Rasûlü Ekrem, Hudeybiye Musâlahası'ndan bir ay sonra, hicretin 7.yılında, düşman harekete geçmeden, hazırlık safhasında olan düşmanı yatağında bastırmak gâyesiyle, 1400 piyade, 200 süvâri olmak üzere 1600 kişilik bir ordu ile Medîne'den yola çıktı. Medîne-Hayber arasında 150 kilometrelik yolu, üç günde katettiler. Yolda, Eshâbı Kirâm yüksek sesle bağırarak tekbir getiriyordu. Peygamber Efendimiz; "Yavaş söyleyiniz. Siz uzak veya sağır bir varlığa hitap etmiyorsunuz. Zât-ı Kibriya size çok yakındır." buyurdu.
    Bu seferde Ümmü Seleme (R.A.) vâlidemiz de, Hz.Peygamberimizle beraberdi. Ayrıca, bâzı kadınlar da orduya iştirak etmişti. Peygamberimiz, onlara ne için geldiklerini sordu. Onlar da; "Askere yardım etmek, hastalara ilaç vermek, harp meydanında su dağıtmak için geliyoruz" dediler.
    Peygamber Efendimiz, memnun oldu. Onlar, harp meydanında âdeta seyyar birer hastahâne vazîfesi gördüler. Ganîmetten kendilerine de hisse verildi.
    Hayber'in, gâyet müstahkem yedi kalesi vardı. Bunlar Ketîbe, Naim, Şık, Gâmus, Nazaret, Sülâlim, Satîh adlarında idi.
    Kalenin Muhasara Edilmesi
    Yahûdîler, Hz.Peygamberimiz'in anlaşma tekliflerini reddederek harbe karar vermişlerdi. Reisleri olan Sellam bîni Mişkem harp emrini verdi. Bunun üzerine Peygamber Efendimiz, kaleyi muhâsara etti. Muhâsara günlerce sürdü. Fetih kolay olmadı. Yahûdîler çok iyi hazırlanmışlardı. Silahları da boldu. Bu harp, bir bakımdan şimdiye kadar yapılanların belki en şiddetlisi oluyordu. Kureyşliler de, Müslümanların gâlibiyetine ihtimal vermeyip, bu harbi büyük bir alâka ile tâkip ediyordu. Yahûdîler, bütün güçlerini ortaya koyuyorlardı. Satih ve Sülâlim kalelerine kadınları, Naim kalesine zâhireleri yerleştirmişlerdi.
    Muhâsara iki haftaya vardığı halde, bir netice alınamamıştı. Bu arada, Katafan Yahûdîlerinin de kaledeki Yahûdîlere yardıma gelecekleri haberi gelmişti.
    Peygamber Efendimiz, pek üzüldü. Kendine bir baş ağrısı ârız oldu. Hz.Ali'nin de bir gözü ağrıyordu. Katafanlılara bir birlik gönderildi. Onlar korktular gelemediler. İlk hedefi Naim kalesi teşkil ediyordu. Buraya yöneltilen hücumu, Mahmud ibn-i Mesleme idâre ediyordu. Hava sıcak olduğundan, Mahmud ibn-i Mesleme serinlemek için kale duvarı dibinde otururken, Yahûdî kumandanı Kinâne bîni Rebiğ (Hz.Safiye'nin eski kocası), Mahmud bîni Mesleme'nin başına bir taş yuvarlıyarak şehid etti. Harp uzuyor, çok çetin oluyor, bir türlü bitmiyordu. Peygamber Efendimiz, kaleyi feth için Hz.Ebû Bekr'i gönderdi. Fakat, muvaffak olunamadı. Daha sonra Hz.Ömer'i gönderdi. Yine muvaffak olunamadı. Yahûdîler, görülmedik bir direniş gösteriyor, yaptıkları huruc hareketleri ile onların kaleyi almalarını önlüyorlardı. Günler geçiyor, fetih bir türlü müyesser olmuyordu.
    Bunun üzerine Peygamber Efendimiz; "Bu sancağımı, yarın kaleyi kahır ve kahramanlıkla alacak, Allâh'ın ve Rasûlü'nün sevdiği bir bahâdıra vereceğim." buyurdu.
    Sancağın Hz.Ali'ye Verilmesi
    Herkes, acaba bu kim olacak diyorlardı ki Peygamberimiz Hz.Ali'yi sordu. "Gözü ağrıdığından, çadırındadır." dediler. Çağırttı. Mübârek elleriyle gözlerini mesh etti, sığadı. Bir mûcize-i Peygamberî olarak o anda göz ağrısı gitti. Gözü açıldı. Kendisine büyük bir teveccüh ile sancağı verip feth için kaleye gönderdi.
    Hz.Ali, sancağı kaparak kaleye doğru koştu. Karşısına çıkan Yahûdîlerin başını uçurdu. Harp çok şiddetli oluyordu. Bir aralık Hz.Ali'nin kalkanı elinden fırlayıp düştü. O Allâh'ın arslanı, göğüsleyip kopardığı kale kapısını bir elinde kalkan gibi kullanarak, çarpışmağa devam etti. Nihâyet kale düştü. Hz.Ali, onu teslim aldı.
    Hz.Ali'nin koparıp kalkan olarak kullandığı bu kale kapısını daha sonra yedi kişi uğraşmışlar, fakat yerinden kaldıramamışlardır.
    Naim kalesi düştükten sonra, Hz. Ali kalelerin en kuvvetlisi olan Gamûs kalesine hücum etti. Bu kalenin kumandanı olan, Arapların bin cengâvere bedel dedikleri, meşhur Yahûdî kumandanı Merhab, silahlarını kuşanmış olduğu halde kendini metheden beyitler söyleyerek meydana atıldı.
    Buna karşı Hz.Ali mübâreze meydanına kükremiş arslan gibi atıldı. O da, azgın Yahûdî kâfire şu mısralarla cevap veriyordu:
    "Enellezî semmetnî ümmî Haydara,
    Keleysî gâbâtin kerîhil manzara,
    Ekîlüküm bis'seyfi keyles'sendera,
    Et'anü birrumhi bütune'l kefere"
    (Anam bana Haydar ismini vermiştir,
    Ben, ormanların korkunç manzaralı arslanı gibiyim,
    Kılıncımla sizi sendere kilesiyle kileler gibi yerim,
    Mızrağımı kafirlerin karınlarına pek yaman saplarım).
    Hz.Ali, kılıncını onun tepesine indirerek o azgın Yahûdîyi bir darbede yere serdi ve bihakkın Hayber Fâtihi ünvanını aldı.
    Yahûdî kaleleri art arda düşüyordu ki, Satih ve Sülâlim kalelerindekiler, çâresiz kalıp sulh istediler. Neticede Müslümanlara geçen arâzide, yalnız çiftçi gibi oturmaları ve her sene kaldırılacak mahsulün yarısını Müslümanlara vermeleri şartıyla mürâcaatları kabul edildi. Hayber'in fethinden sonra, teslim olan Yahûdîlerin bâzıları burayı terketti. Bâzıları da, yapılan sulh neticesi orada kaldılar. Buranın ziraat ve mahsul işlerini idâre etmek için Abdullah ibn-i Revvâha vâli tâyin edildi.
    Hayber kalesi fethedildiğinde, elde edilen ganîmet çok büyüktü. Binlerce eşya ele geçirildi. Hayber kalesinde, vaktiyle birçok kimsenin diline doladıkları, fakat bir türlü ele geçiremedikleri Yahûdîlerin gizli hazîneleri de bulundu. Gömülü olduğu yerden çıkarıldı. Katır derisinden bir tulum içerisinde ağzına kadar mücevherat dolu idi. Bu hazîne, Ali Hukayk'ın hazînesi idi. Bu hazîneden çıkan mücevherler onbin altın olarak kıymetlendirilmişti.
    Harpte Müslümanlardan 15 kişi şehid oldu. Yahûdîlerden 93 kişi öldürüldü. Kalanlar teslim oldu.
    Bir Yahûdî Kadının Peygamberimiz'i Zehirlemek İçin Yaptığı Sûikast
    Yahûdîler, yenildikleri halde hâlâ düşmanlıklarını yapmak, yaymak ve sürdürmek istiyorlardı. O sırada, bir Yahûdî kadını Peygamberimiz'e, kızartılmış bir koyunu takdim ve hediye etti. (Bu koyun, zehir sanatını her milletten daha iyi bilen Yahûdîlerin, bütün ilimlerini kullanarak ölüm acılığına buladıkları, sûikast yemeği idi.)
    Peygamber Efendimiz, onu yemek üzere Eshâbıyla sofraya oturdu. Bir parça aldıktan sonra ağzından çıkarıp attı ve koyunun zehirli olduğunu, yememelerini söyledi. Fakat, bundan bir lokma yutmuş olan Eshâbdan Bişr, kurtulamıyarak öldü. Peygamber Efendimiz, zehrin te'sirinden kurtulmak için iki kürek kemiği arasından kan aldırdı.
    Peygamber Efendimiz, yıllarca «Hâlâ o Yahûdî kadının zehirleyip sunduğu koyun etinden ağzıma aldığım lokmanın acısını duyuyorum.» dediği olmuştur. Zehiri veren Yahûdî kadını, vefât eden Eshâbın yerine idam edildi.
    Peygamberimiz'in Hz.Safiye İle İzdivâcı
    Esirler arasında, Yahûdî reislerinden Huyey'in kızı Safiyye bulunuyordu. Safiye'nin kocası, yine Yahûdî reislerinden Kinane bîni Rebiğ idi. Esir edildiğinde, Hz.Safiyye'nin yüzünün bir tarafı tokat beresi içinde idi. Bunun neden olduğu kendisine sorulduğunda; "Sizler kaleyi kuşattığınız gece ben bir rü'yâ gördüm. Şöyle ki; gökten bir ay indi ben onu kucakladım. Uyanınca kocama anlatmıştım. Canı sıkıldı. «Sen, Hicaz beyi Muhammed'e varmak mı istiyorsun» diyerek, yüzüme bir tokat vurdu. Yüzümdeki bu kara bere ondandır." dedi.
    O, Hayber içinde sözü geçen kadınlardan biri idi. Eshâbı Kirâm, ona dokunmadan, Rasûlü Ekrem'in yanına gelerek, bu kadının kendisine çok yakışacağını söylemişti. Rasûlü Ekrem de onların isteklerine uyarak, Safiyye'yi azad edip kendine zevce yaptı. Safiyye de buna çok sevindi. Mü'minlerin annelerinden biri olmak şerefine mazhar oldu. Hz.Safiye uzun zaman Rasûlü Ekrem'in yanında kalarak, O'na sadık bir zevce oldu.
    Hz.Safiyye, daha sonraları vaktiyle cereyan etmiş şu hâdiseyi anlatırdı: "Ben, babamın ve amcam Ebî Yâser'in çok sevgili çocuğu idim. Her ikisi de beni kollarının arasından indirmezlerdi. Bu muâmeleyi de ancak bana yapıyorlardı. Vakta ki, Allah Rasûlü, Medîne'ye gelip Kuba'ya indi. Babam ve amcam güneş doğmadan evden çıktılar, güneş batınca eve geldiler. Her ikisinin de renkleri solmuş, üzüntülü oldukları belli oluyordu.
    Ben, onlardan iltifat bekledim. Fakat, bana yüz vermediler. Amcam şöyle diyordu: «O mudur, O mudur?»
    Babam dedi ki; «Evet O'dur.»
    Amcam; «O'nu tanıyor musun?» dedi.
    Babam da; «Evet tanıyorum» dedi.
    Amcam, devamla dedi ki: «Sende ne oldu?».
    Babam da; «Bende şiddetli bir düşmanlık meydana geldi.» dedi."
    Hz.Safiyye'nin, baba ve amcasının, Peygamber Efendimiz'i, tanımalarına rağmen, îman etmeyip mahrum olmaları yanında kendisine erişen lütuf ne büyüktür, değil mi?
    Arabistan Yahûdîlerinin İtaatı
    Hayber fethedildikten sonra, Peygamber Efendimiz, Fedek Yahûdîlerine haber göndererek, onlardan İslam hükümetine itaat etmelerini istedi. Onlar da, kan dökülmeden cizye vermeği kabul edip teslim oldular. Bunun gibi, Teyma Yahûdîleri de harpsiz cizye vermeği kabul ettiler. Huzur içinde memleketlerinde kaldılar. Vadilkurâ Yahûdîleri ise, İslam hükümetini dinlemeyip çarpışmağa kalkıştılar. Müslümanlar ağır basınca teslim oldular. Halkı ise yerlerinde bırakılıp Hayber'de yapıldığı gibi kendileri de vergi usulüne dâhil edildiler.
    Böylelikle Arabistan'daki bütün yahûdîlere boyun eğdirildi. Yahûdî meselesi hallolunca, şimalden gelecek tehlike önlendiği gibi müşriklerin de kolu, kanadı kırılmış oldu. Müşrikler, müslümanlara hücum için el uzatacak veya arkalarından sürükleyecek kimse bulamıyordu. Artık müslümanlardan korkmayan ve onların haberleri olmaksızın bir iş yapan kalmamıştı.
    Hayber'in Fethi Esnâsında Teşrî Kılınan Hükümler
    Pençeli yırtıcı hayvanların ve avlarını yakalayıp parçalayan vahşi hayvanların etinin yenmesi haram kılınmıştır.
    Merkep ve katır etlerini yemek yasak edilmiştir.
    Harpte esir düşen kadınlarla üç ay geçmeden hemen münasebette bulunmak yasak edilmiştir. (Bu gibi kadınlara üç ay mühlet verilmesi, hâmileliklerinin anlaşılması içindir. Bu kadınlar hâmile iseler hâmillerini vaz edinceye kadar onlara yaklaşılmaması bildirilmiştir. Fıkıh kitaplarında buna, «istibra» denir.)
    Altın ve gümüşü kıymetinden fazlası ile alıp satmak, yâni fâiz men olunmuştur.
    Müt'a nikahı (muvakkat nikah) da Hayber'den sonra yasaklanmıştır.
    UMRE HACCI VE KÂBE'Yİ ZİYÂRET (Hicrî:7, M.:629)

    Bir sene önce yapılmış olan Hudeybiye anlaşması gereğince, Müslümanlar bu yıl Kâbe'yi ziyâret edeceklerdi. Hicretin yedinci yılı, Zilkâde ayı girince, Peygamber Efendimiz Eshâbına, Kâbe'yi ziyâret için hazırlanmalarını söyledi. Bütün Müslümanlar buna çok sevindiler. Zâten iştiyakla bekliyorlardı. Bilhâssa Muhâcirler, yedi senedir ayrıldıkları ana-baba diyârına kavuşacaklar, elemli ve acı günlerde terkettikleri Mekke'ye girip, Mescîd-i Harâm'ı serbestçe ziyâret edeceklerdi.
    Peygamberimiz, Medîne'de, Ebû Zer-i Gıffari (R.A.)'ı yerine vekil bırakarak, çocuklar ve kadınlardan başka 100'ü atlı, 2000 kadar mü'min ile Kâbe'yi tavaf etmek üzere yola çıktılar. Kurban etmek için 60 tane deve de aldılar. Anlaşma gereğince Mekke'ye silahlı giremeyeceklerinden, yanlarında sâdece kınlarında sokulu birer kılınç bulunuyordu. Hz.Peygamberimiz, her ihtimale karşı, yanına yedek olarak 100 de at almıştı. Çünkü, müşriklerin ne zaman ne yapacakları belli olmazdı. Fahri Kâinât önlerinde, yine Kusvâ adlı devesi üzerinde gidiyorlar. Peygamber Efendimiz'in devesini, şâir, Abdullah ibn-i Revvâha çekiyor ve devenin önünde beyitler okuyordu. Hepsi çok sevinçli ve heyecanlı idiler.
    Mekke'den ne şartlar altında ve kaç kişi çıkmışlar! Şimdi ise kaç kişi olarak Mekke'ye giriyorlardı!.
    Kureyşliler, anlaşma gereğince şehri boşaltmışlar, tepelere çekilmişlerdi. Ağaçların ve kurdukları çadırların altından, Müslümanların heybetle Mekke'ye girişini seyrediyorlardı.
    Müslümanlar kurbanlık develeri en öne sürmüşlerdi. Mekke'ye girdikleri zaman, içlerinde beliren heyecanlarını yenemeyeceklerinden korkan Muhâcirler; topraklarına, mukaddes diyâra kavuşmanın sevincini yaşıyorlardı. Nihâyet, Beytullah (Kâbe) görünmüştü. Müslümanlar duâ ediyor ve hep bir ağızdan söyledikleri "Lebbeyk, Allâhümme Lebbeyk... (Allâhım, bütün itaatımız, sevgi ve güvenimiz Sanadır.)" sedâlarıyla yer yerinden oynuyordu.
    Bütün kalpler Allâh'a yönelmişti. Artık düşüncelerde ne müşrikler ne de bir başkaları vardı. Sadece, Allâh'ın rızasını düşünüyorlar ve O'na kulluk ve ibâdet etmek için birbirleriyle yarışıyorlardı.
    Mekkeliler, Medîne havasının Müslümanları güçsüz ve zayıf düşürdüğünü, onlara yaramadığını zannederek bu hususta dedikodu çıkarıyorlardı. Onların bu zanlarının yanlış olduğunu, Müslümanların zayıf ve güçsüz olmayıp gâyet sıhhatli, güçlü ve zinde olduklarını göstermek için Fahri Kâinât Efendimiz; Kâbe'nin etrafında ilk üç tavafın, başı dik bir halde, sert ve hızlı adımlarla, heybetli olarak yapılmasını emretti. "Bugün kendini kuvvetli gösterene, Allah rahmet etsin" buyurdu.
    Peygamberimiz ve Eshâbı, usûlu vechiyle Kâbe-i Muazzama'yı tavaf ettikten sonra, Safa ve Merve tepeleri arasında Sa'y yaptılar. Sonra kurbanlarını kesip, tıraş olup ihramdan çıktılar. Bilâl-i Habeşi, o tatlı ve gür sesiyle Kâbe'de ezân okudu. Mekke ilk defa ezan sesi duyuyordu. Ufuklar tevhid ve ezan sedalarıyla çınladı. 2000 müslüman Beytullah'ın etrafında cemaatle namaz kıldılar. Muhâcirler eski yerlerini, evlerini barklarını gezip dolaştılar. Akrabalarıyla görüştüler. Ensardan olan kardeşlerine de, eski yerlerini gezdirip gösterdiler, "İşte bizim yerlerimiz buralar idi" dediler.
    Müslümanların hepsi sukün ve asâyiş içinde idi. Hiçbir müessif hâdise olmadı. Ne temiz insanlar! İçki içeni yok, küfredeni, kötü söyleyeni yok! Birbirlerine karşı gâyet mütevâzi, kardeşçe, çok candan muâmele ve davranış içinde! Ne güzel ahlâkları var! Fahri Kâinât, aralarında bir güneş, bir ay gibi parıldıyor, dolaşıyor! Abdest alıyorlar, topluca namaz kılıyorlar, duâ ediyorlar.
    Müslümanların bu hâllerini gören Mekkeliler, hayranlıktan kendilerini alamadılar. Böylece, Müslümanlar bu âlicenap halleriyle Mekke'den önce, Mekkelilerin kalplerini fethediyordu. Bâzıları dayanamadı, Müslüman olmağı içine koydu ve Müslüman oldu. (Hâlid ibn-i Velid, Amr ibn-i As ve Osman ibn-i Ebi Talha gibi.)
    Bu ziyâretle, Peygamber Efendimiz'in, Hudeybiye vak'asından önce görmüş olduğu rü'yâ, aynen vuku' bulmuştu. Bütün Müslümanlar, Rasûlü Ekrem'in büyüklüğüne ve O'nun, Allâh'ın elçisi olduğuna bir daha cânü gönülden inanmışlardı. Ayrıca bu hâdise, bize, rü'yânın hak olduğuna bir delil olarak kâfi gelir. Yûsuf (A.S.)'ın onbir yıldızın, güneşin ve ayın kendisine secde ettiğini gösteren rü'yâsı, kırk sene sonra tahakkuk etti. Halbûki, Allah Rasûlü'nün rü'yâsı bir sene sonra hakîkat oldu.
    Müslümanlar, Hudeybiye anlaşması gereğince, Mekke'de üç gün kaldıktan sonra Medîne'ye döndüler. Dönerken, «Seyyid-üş-Şühedâ (Şehitler Efendisi)» Hz.Hamza'nın küçük kerîmesi Ümâme; "Amca! Amca! Beni bırakma!" diyerek Hz.Peygamberimize atıldı.
    Ümâme'yi, evvelâ Hz.Ali kucağına aldı.
    Câferî Tayyar ileri atılarak; "O'nu ben himâyeme alıp yetiştireyim" dedi.
    Bunun üzerine Rasûlüllah'ın emriyle Câferî Tayyar'ın zevcesi olan, (Ümâme'nin teyzesi) Esma'ya verildi. Peygamber Efendimiz; "Teyze, anne gibidir." buyurdu.
    Amr'ibn-i As ile Hâlid ibn-i Velid'in Müslüman Olmaları
    Peygamber Efendimiz, Eshâbıyla Medîne'ye döndüler. Müslümanların tutum ve vakarlarının câzibesine kapılan Kureyş'in büyük süvârisi Hâlid ibn-i Velid, Kureyş'e şöyle seslendi: "Aklı başında olan herkes artık anlamıştır ki, Muhammed (S.A.V.) öyle sâhir ve şâir değildir. O'nun söylediği şeyler Allah Kelâmıdır. Aklı başında olan herkes O'na tâbi olmalıdır."
    Ebû Cehil'in oğlu Ikrime, bu sözleri işitince; "Ey Hâlid! Sen de mi atalarının dîninden dönüyorsun, sâibî (yıldıza tapan) oluyorsun?" dedi.
    Hz.Hâlid şöyle cevap verdi: "Hayır! Ben sâibî değil, Müslüman oluyorum."
    Ikrime; "Kureyş içinde, bu sözü söylemem icap edenlerden bir kimse varsa, o da sensin. Çünkü Müslümanlar babamın şerefini çiğnediler. Amcanın oğlunu Bedir'de öldürdüler. Yemin ederim ki, ben senin durumunda olan bir kimsenin böyle şeyler söylemesini hiç beklemezdim." deyince,
    Hz.Hâlid, şu keskin cevabı verdi: "Bunlar, hep taassup ve câhiliyyet eseri şeylerdir. Ben, ancak, hakîkatı gördükten sonra Müslüman oluyorum."
    Hâlid ibn-i Velid, Rasûlü Ekrem'e kısraklar göndererek Müslüman olduğunu bildirmişti. O'nun Müslüman oluşu Kureyşlilerden hiçkimsenin hoşuna gitmiyordu. Ebû Süfyan, O'nun Müslüman olduğunu duyunca küplere binmişti. Hemen O'nu huzuruna çağırdı; "Aldığım haber doğru mu?" diye sordu.
    Hâlid ibn-i Velid; "Evet! Doğrudur." cevabını verince;
    Ebû Süfyan; "Lât ve Uzza nâmına yemin ederim ki, doğru söylediğine inansaydım, Muhammed'den önce seni öldürürdüm." dedi.
    Hz.Hâlid, ısrar edip duruyordu; "Doğru söylüyorum. Senin mâni olman, hiçbir şeyi değiştirmez. Ben müslüman oldum. Gerçek dînin Müslümanlık olduğuna inanıyorum. Şimdiye kadar boşuna muhârebelere katılmışım." diyordu.
    Ebû Süfyan, O'nun üzerine atılmak istediyse de Ikrime mâni oldu. Çünkü, Mekke'nin durumunu biliyorlardı. Şehirde Müslüman olmağa başlayan halk, putlara tapanlara nefretle bakıyordu.
    Hz.Hâlid, bir pervane gibi, herkesin koştuğu o ebedî nûra koştu ve Medîne yolunu tuttu. Yolda, Arap dâhilerinden olan Amr ibn-i As'a rastladı. Amr, O'na nereye gittiğini sordu. Hâlid de; "Müslümanlığı kabule gidiyorum. Ben artık kat'iyetle anladım. Vallâhi, O hak Peygamberdir. Daha ne diye duralım." dedi.
    Amr; "Ben de aynı fikirdeyim ve buna karar vermiş bulunuyorum." dedi.
    İkisi beraber yola koyularak Medîne-i Münevvere'ye vardılar. Dün, şirk ordusunun başında İslâma karşı duran bu iki adam, şimdi Medîne'ye gelmiş, Medîne sokaklarında ilâhi nûra kavuşmuş olarak dolaşıyorlardı. Hâlid, Kureyş'in süvari kumandanı idi. Uhud harbinde Kureyş mağlub olmuşken, gâlip mevkiine getiren O'dur. O, böylece bir başbuğdur. Allah Rasûlü'nün huzuruna girdiler.
    Kâinâtın büyük Peygamberi, Hz.Hâlid'i görünce; "Seni bize hediye eden Allâh'a hamdolsun. Sende hayra götüren bir aklı keşfetmiştim..." dedi.
    Hz.Hâlid; "Yâ Rasûlellah! Bana İslâmı tâlim et. Allâh'a benim için duâ et." deyince,
    Allah Rasûlü şöyle buyurdu: "İslâm'a girenin geçmiş günahları affolur." Sonra da, Allâh'a O'nun için duâ etti. Allâh'ın Rasûlü O'na, «Seyfullah (Allâh'ın kılıncı)» adını verdi.
    Hz.Hâlid'le beraber Amr ibn-i As ve Osman ibn-i Ebi Talha İslâm'ın nûr halkasına katıldılar. Böylece de İslâmın şevket ve kudreti kat kat kuvvetlendi ve Mekke'nin fethi tahakkuk etti.
    MU'TE MUHÂREBESİ (Hicrî:8, M.:629)

    Mu'te, Şam civarında bir yerdir. Hicretin sekizinci senesinde, Müslümanlar ile Rumlar (Bizans) arasında ilk muhârebe burada olmuştur.
    Peygamber Efendimiz'in meliklere, devlet idârecilerine gönderdiği elçiler ağırlanıyor, hediyelerle geri gönderiliyorlardı. Bunlardan, Rumlara (Bizans'a) bağlı Basra melikine (idârecisine) elçi olarak gönderilen Hâris ibn-i Umeyr ve arkadaşları, diğer elçilerin gördüğü hoş karşılanma ve iyi muâmelenin aksine, sûikasta mâruz kaldı. Bu beldenin, Şurahbil adındaki idârecisi, kendisine gönderilen Hâris başkanlığındaki elçiler heyetini şehîd etti. İçlerinden ancak bir kişi kaçıp kurtulabildi. Durumu gelip Rasûlüllâh'a haber verdi.
    Rasûlü Ekrem, elçilerinin öldürülmesine çok üzülmüştü. Başka hiç kimse elçilere dokunmadığı halde, onların elçiyi öldürmeleri çirkin bir tecâvüzdü. Devletler hukukuna aykırı bir hareketti.
    Bunun üzerine, Zeyd ibn-i Hâris kumandanlığında 3000 kişilik bir ordu hazırlandı. Sancak Zeyd'e verildi. Zeyd, âzad edilmiş bir köle idi. Eshâbın ulularının bulunduğu bir ordunun başına O'nun kumandan getirilmesi, İslâmın getirdiği müsâvaatın bir örneğidir. İslâmda rütbe ve şahıs farkının olmayıp şeref ve mezâyaada eşitliğin bir örneğidir. Bu, eşitlik prensibinin tatbikatıdır. Prensipler mücerret halde kalırsa, bir şey kazandırmazlar, kuru laftan ibâret kalır.
    Hz.Peygamberimiz, sancağı Zeyd'e teslim ederken şöyle dedi: "Eğer, Zeyd şehid olursa yerine Câfer ibn-i Ebi Tâlib geçsin. O da şehid olursa yerine Abdullah ibn-i Revvaha geçsin. O da şehid olursa vakit geçirmeden, aranızdan bir kumandan seçin."
    Rasûlü Ekrem, orduyu Medîne dışındaki Seniyyet'ül Vedağ mevkiine kadar uğurladı. Son olarak, kendilerine tenbihatta bulunarak; "Allâh'ın ismiyle, Allâh'ın düşmanlarıyla ve düşmanlarınızla harp ediniz. Yolda nefislerini Allâh'a vermiş insanlar bulacaksınız, onlarla dövüşmeyin. Kadınları, çocukları ve ihtiyarları öldürmeyin. Ağaçları kesmeyin. Binaları yıkmayın." buyurdu.
    Şurahbil, Müslümanların kendisine doğru geldiğini öğrenince tedbirlerini almağa başladı. Kendi kuvvetlerini kâfi görmeyerek, Bizans hükümdarı Kayser'den yardım ve takviye kuvveti istedi. Şam'da bulunan Rumlar ve onlara tâbi olan Araplar, Müslümanlara karşı koymak için çelik elbiseli ve silahlı 200,000 kişilik bir ordu meydana getirmişlerdi.
    Muhârebenin Başlaması
    Müslümanlar, uzun ve yorucu bir yolculuktan sonra, Mu'te denilen bölgeye gelmişlerdi. Rumları, tahminlerin fevkinde, çok kalabalık bir halde toplanmış buldular. Bu durumda Müslümanlar, tereddüte düştü. «Allah Rasûlü'nden takviye kuvveti mi istensin yoksa harbe gidilsin mi?» gibi ihtimaller tartışıldı.
    Abdullah ibn-i Revvâha şöyle dedi: "Ey kavim! Biz niçin çıktık? Biz, ya kahramanca dövüşerek şan kazanırız, yahut, Hak uğrunda şehid oluruz. Her ikisi de bizim için hayırlıdır. Yâ zafer, yâ şehidlik...".
    Bu hâl ordunun çok hoşuna gitti. Bunun üzerine harbe atıldılar. Zeyd ibn-i Hâris ordunun kumandanı, bütün Müslümanlar O'nun çevresinde kılınç sallıyorlardı. Zeyd (R.A.), kendisine verilen vazîfenin kutsallığını biliyor, olanca gücüyle savaşıyordu. Ama, atılan mızraklardan biri O'nu gelip bulmuştu. Yere yıkıldığı zaman, sancak hâlâ elinde idi. Onu bir türlü bırakmak istemiyordu ve şöyle diyordu: "Ey güzel cennet! O'na yaklaşmak ne iyi, O'nun şerbeti ne kadar tatlı ve güzeldir!"
    Daha sonra sancağı Câfer ibn-i Ebi Tâlib aldı. Câfer (R.A.), elindeki sancağı canı gibi kolluyordu. Düşman her yerden O'nu kuşatmıştı. Yılmadan düşmanla dövüşmeğe devam ediyordu. Nihâyet, atından inip kılıncını çekerek nefsini koruyor, bu arada birçok kelleleri de uçuruyordu. Sancak sağ elinde idi. Müşriklerden biri ansızın Câfer (R.A)'ın elini kesti. Câfer (R.A.) diğer eliyle onu hakladıktan sonra sancağı sol eline aldı. Bir başka müşrik, sol elini de kesince, sancağı kolları arasına aldı. Sayısız yara alan Câfer (R.A.) şehid oldu.
    Daha sonra sancağı, Abdullah ibn-i Revvaha alarak düşmanın üzerine hücum etti. Düşman saflarını yardı ve düştü. Üzerine çullanan kafirler tarafından şehîd edildi. O şehid olunca Müslümanların ordusu dağılmağa başlamıştı ki Utbe ibn-i Amr ordunun önüne geçerek şöyle seslendi: "Ey Kavim! İnsanın zulmetle ölmesinden düşman karşısında ölmesi daha hayırlıdır."
    Hz.Hâlid ibn-i Velid'in Kumandan Oluşu ve Harp Dehâsı
    Abdullah ibn-i Revvaha şehid olunca sancağı Sabit ibn-i Akram almıştı. Sabit sancağı alır almaz mücâhitlerin önüne geçerek yere dikti. "Ey insanlar! Ey Ensar hânedanı! Bana doğru geliniz." diye seslendi.
    Müslümanlar her taraftan O'nun etrafında toplandılar.
    Sabit; "Ey Müslümanlar cemâatı! Siz, içinizden birini kendinize seçiniz ve O'nun çevresinde toplanınız" dedi.
    Mücahitler; "Biz seni kumandan seçtik, sana razıyız" dediler.
    Sabit ibn-i Akram; "Ben bu işi yapamam" dedi. Hâlid ibn-i Velid'e bakarak; "Ey Ebû Süleyman al şu sancağı" dedi.
    Hâlid ibn-i Velid; "Ben bu sancağı senden alamam, sen buna benden daha lâyıksın. Çünkü daha yaşlısın ve Bedir harbinde bulunanlardansın."
    Sabit ibn-i Akram; "Ben bu sancağı ancak sana vermek için aldım." dedi ve Hâlid ibn-i Velid'in vereceği cevabı beklemeden hemen oradaki Müslümanlara dönerek; "Hâlid'i kumandan seçmek hakkında görüş ve söz birliği ediyor musunuz?" diye sordu.
    Bütün Müslümanlar hep birlikte; "Evet" dediler.
    Müslümanlar, Hâlid ibn-i Velid hakkında, böyle görüş ve söz birliğine varınca Hâlid ibn-i Velid sancağı alıp, hemen ordusuna çeki düzen verdi. Bundan sonra bozulan ordu Hâlid ibn-i Velid'in etrafında toplanmağa başladı. Hz.Hâlid, harp dehâsıyla üçbin kişiyi, 200 bin kişiye karşı toparladı. Müslümanların dağılmasını önledi ve cepheyi tuttu. O gün vaziyeti bu şekilde muhafaza etti. Karanlık bastığında askerlerin yerlerini değiştirdi. Okçuların yerlerini başka yere, başka yerdeki Müslümanları okçuların yerine, öndekileri arkaya, arkadakileri öne, sol cenahtakileri sağ cenaha, sağ cenahtakileri sol cenaha, sağdakilerin bir kısmını da tepenin arkasına, pusuya yerleştirdi.
    Ertesi gün, muhârebe tekrar başladı. Düşman, tanımadığı askerleri karşılarında görünce yeni kuvvetler geldiğini zannederek morelman çöktü. Geri çekilmeğe başladılar. Artık, 200 bin kişilik müşrik ordusu bozulmağa, çil yavrusu gibi kaçışmağa başlamıştı. Hz.Hâlid ve ordu onları tâkip etmeğe başladı. Hâlid ibn-i Velid'in maksadı, Müslümanları buradan sağ sâlim kurtarmaktan ibâretti. Yoksa onları tamamen ortadan kaldırmağa imkan yoktu.
    Hz.Hâlid'in sahraya doğru gideceğini zanneden düşman, harp meydanını tamamen terketmek zorunda kaldı. Böylece Hz.Hâlid'in harp taktiği ile Müslümanlar zafere kavuşmuş oluyordu.
    Mu'te'de, bu şiddetli muhârebeler vukua gelirken, bir mûcize olarak, Peygamber Efendimiz manzarayı gözü önünde gibi görüyor ve Eshâbına olup bitenleri haber veriyordu. Duruma mânen muttali olan Rasûlü Ekrem, mescidinde Eshâbına durumu açıklayarak;
    "Zeyd ibn-i Hâris şehid oldu, Câfer ibn-i Ebi Talib de şehid oldu, daha sonra Abdullah ibn-i Revvâha da şehid oldu. Hâlid ibn-i Velid şu anda kumandanlığı eline aldı." deyince bütün Eshâbın yüzü güldü. Çünkü onun, harp sanatını herkesten güzel bildiğini biliyorlardı.
    Bu harpte ilk şehid Zeyd idi. Rasûlüllah, Zeyd'in kızını görünce gözyaşlarını tutamadı. Zeyd'in kızı O'na; "Yâ Rasûlellah! Sen de mi ağlıyorsun?" deyince,
    Rasûlüllah; "Bu, dostun dost için gözyaşı dökmesidir." buyurdu.
    Peygamber Efendimiz, Câfer (R.A.)'ın ölümüne çok üzüldü. Bu musîbetli günlerinde, Câfer âilesine yemek yapıp göndermelerini kendi âilesine tembih etti. Böylece musîbetli günlerde Müslümanların komşularına bakıp gözetmeleri buradan kaldı.
    Rasûlü Ekrem, Câfer (R.A.) için şöyle buyurmuştu: "Onun kesilen iki eline karşılık, Cenâb-u Hakk O'na iki kanat verdi. Gördüm ki melekler ile birlikte uçuyordu".
    Bundan dolayı, kendisine Câferi Tayyar dendi.
    BÜYÜK FETİH (Hicrî:8, M.:630)

    Hudeybiye Anlaşması'nın Bozulması
    Hudeybiye Musâlahası'nda, Mekkelilerle anlaşma şartlarından biri de; "Araplardan herhangi bir kabîle, isterse Müslümanlara isterse Kureyş'e iltihak edebileceklerdir." idi. Böylece, benî Bekir kabîlesi Kureyş'i, Huzaa kabilesi de Allâh'ın Rasûlü'nü seçmişti. Biri Kureyş'in diğeri de Allah Rasûlü'nün ahd ve himâyesi altına girdi. Câhiliyet devrinde, bu iki kabîle arasında şiddetli bir husûmet vardı. İslâm'ın zuhûru ile bu ateş söndü.
    İyice sükûnetin yerleştiği sırada, bir gün Bekiroğullarından birisi Rasûlüllah'ı hicveder mahiyette bir şeyler söyledi. Bunu duyan Huzaa'lı birisi kalktı onu dövdü. Bu hâdise, gizli kinleri harekete geçirdi. Bunun üzerine, benî Bekir kabîlesi Kureyş'den de yardım isteyerek, benî Huzaa'ya hücum ettiler. Kureyş de onlara gizlice asker ve diğer yardımlarda bulundu. Benî Bekir kabîlesi, Huzaalılardan yirmi kişiyi öldürdü. Böylece Kureyş, Hudeybiye anlaşmasını bozmuş oldu.
    Bunun üzerine Huzaalılardan Amr ibn-i Sâlim başkanlığında 40 kişilik bir heyet Medîne'ye geldi. Amr ibn-i Sâlim, doğruca Rasûlüllah'ın huzuruna çıkarak, olup bitenleri anlattı. Yapılanları bir şiirle dile getirerek meâlen dedi ki:
    "Yâ Rasûlallâh! Kureyşliler, sana verdikleri sözde durmadılar. Seninle yaptıkları ahdü mîsâkı bozdular. Bizi, Mekke'nin aşağı tarafındaki yerimizde gözetleyip gâfil avladılar. Halbûki onlar, çok zayıf ve önemsiz, sayıca da çok azdılar. Benim kimseyi yardıma çağırmayacağımı sandılar. Bizi Vetir'de, geceleyin uykuda iken bir de baskına uğrattılar. Bizi, rukû ve secde hâlinde namaz kılarken bile öldürdüler.
    Allâh'ın Sana vermiş olduğu selahiyetle bize yardım et, destek ol, Allâh'ın kullarını çağır, acele gelip imdadımıza yetişsinler. İçlerinde Allâh'ın Rasûlü de olduğu, yapılan zûlme öfkesinden renkten renge girdiği, savaşmağa hazırlandığı ve büyük bir ordunun başına geçmiş bulunduğu halde, denizler gibi köpükler saçarak akıp gelsinler."
    Peygamber Efendimiz, Amr ibn-i Sâlim'in bu şiirini dinledikten sonra ridasının eteğini toplayarak, ayağa kalktı ve kalkarken de; "Varlığım kudret elinde bulunan Allâh'a andolsun ki kendimi ve ev halkımı koruduğum şeylerle bunları da koruyacağım. Huzaalılar Bendendir. Ben de Huzaalılardanım. Ey Amr ibn-i Sâlim! Sen yardım edilmiş oldun." buyurdu.
    Rasûlü Ekrem, müşriklerin yapmış oldukları bu işe çok üzüldü. O, antlaşmanın böyle bitmesini istemiyordu. Hemen Kureyş'e bir elçi gönderip şu tekliflerde bulundu: "Bundan sonra derim ki, siz; ya benî Bekr'le olan ittifakınızdan vazgeçer geri durursunuz, ya da Huzaalılardan öldürülenlerin diyetlerini ödersiniz. Bunlardan birisini yerine getirmeyecek olursanız sizinle harp edeceğimi bildiririm."
    Kureyş, yerine getirilmesi istenen şartları kabul etmeyerek, Hudeybiye musâlahasını bozmuş olduklarını açıklamış oldular. Bu, savaş demekti.
    Peygamber Efendimiz'in elçisi Zamra geri dönerek, Kureyş müşriklerinin söylediklerini Peygamber Efendimiz'e haber verdi. Daha sonra Kureyş müşrikleri, kendi ahâlîlerinin harp etmek istemediklerini görünce elçiyi bu biçimde reddettiklerine pişman oldular.
    Bunun üzerine, Ebû Süfyan'a; "Muâhedeyi yenile! Mütâreke süresini uzat" diyerek, onu Peygamber Efendimiz'e gönderdiler.
    Ebû Süfyan'ın Peygamberimiz'e Mürâcaatı
    Ebû Süfyan olup bitenleri Medîne'ye hiçbir kimse haber etmedi zannıyla, anlaşmayı kuvvetlendirmek ve müddetini uzatmak için azadlı kölesiyle birlikte Medîne'ye geldi. Kızı ve Peygamber Efendimiz'in zevcesi Hz.Ümmü Habîbe'nin evine girdi. Peygamber Efendimiz'in döşeğine oturmak için yönelince, Hz.Ümmü Habîbe döşeği hemen dürüp, babasının ona oturmasına engel oldu.
    Ebû Süfyan; "Ey kızcağızım! Sen bu döşeği benden mi esirgiyorsun, yoksa beni bu döşekten mi esirgiyorsun? Anlayamadım." dedi.
    Hz.Ümmü Habîbe; "Hayır, bu Rasûlüllah'ın döşeğidir. Müşrik onun üzerine oturamaz. Sen ise müşrik ve necis olan bir kimsesin. Bunun için, seni Rasûlüllah'ın döşeğine oturtmak istemedim!" dedi.
    Bunun üzerine Ebû Süfyan, kızarak ve şöyle diyerek onun yanından çıktı: "Vallâhi, ey kızcağızım! Benim evimden ayrıldıktan sonra sen çok değişmişsin. Sana şer isabet etmiş."
    Ebû Süfyan gazap hâliyle çıkadursun, kızı Ümmü Habîbe'ye şer değil bir çok hayırlar isâbet etmişti. Çünkü mü'minlerin annesi olmuştu. Peygamber Efendimiz'in eviyle şereflendi. Bu öyle bir evdi ki, onu Allah temizlemişti. Zât-ı Kibriyâ onlar hakkında; "Ey Ehli Beyt! Allah sizden kirleri gidermek ister ve sizi temizliyor." buyurmuştu.
    Buradan da görülüyor ki, îman, insanı ne hâle getiriyor! Kızı babasını kabulden yüz çeviriyor ve onu lakapların en âdisi ile vasıflandırıyor. İşte işin doğrusu da bu değil midir?
    Ebû Süfyan, doğruca mescide, Peygamber Efendimiz'in yanına geldi. Ne için geldiğini Allah Rasûlüne arz etti. "Gel aramızdaki muâhedeyi bir yazı ile yenileyelim." dedi.
    Peygamber Efendimiz de hiçbir şeyden haberi yokmuş gibi; "Biz, Hudeybiye gününde yaptığımız mütâreke ve musâlahanın üzerinde duruyoruz. Ona ne aykırı bir davranışta bulunuruz, ne de onu değiştiririz!" buyurdu.
    Ebû Süfyan, muâhedeyi yenilemek hususundaki dileğini tekrarladı. Fakat, Peygamber Efendimiz ona hiçbir cevap vermedi. Bunun üzerine Ebû Süfyan, Allah Rasûlü'nün «Biz, müddetimiz ve sulhumuz üzerindeyiz.» şeklindeki sözünden çok ümitsizlenip müthiş bir üzüntü ile buradan çıktı. Eshab'ın büyüklerinden Hz.Ebû Bekir (R.A.), Hz.Ömer (R.A), Hz.Osman (R.A.), Hz.Ali (R.A.), Hz.Fâtıma (R.Anha) ve küçük yaşta olan Hz.Hasan'a, çeşitli sözler söyleyerek, kendisine yardım edilmesini ve Allah Rasûlünün yanında kendisine şefâat edilmesini istedi. Onların hepsi ve bütün Eshab; "Biz Allah Rasûlünün dediğinden başkasını söyleyemeyiz." dediler. İşte bu gerçek îmânın alâmetidir.
    Ebû Süfyan, hiç yüz bulamadan geldiği gibi devesine binip Mekke'ye dönüp gitti. Ebû Süfyan'ın dönmesi uzayınca, Kureyş ona inanmadı. Bilâkis, onu İslâm'a tâbi olmakla suçladılar. Bunun üzerine, Kureyş'in kendi üzerindeki töhmetini atabilmek için putlara ibâdet etmeğe başladı. Ebû Süfyan'a iki taraftan zillet ve belâ gelmiş oldu. Mekke'yi bir sözle oturtup bir sözle kaldıran bu adam Medîne'de hiç kimseye söz geçirememişti. İşte ahdine sâdık olmayanların hâli budur. Ebû Süfyan, geceleyin Mekke'ye varıp evine girince karısı Hind; "Kavmin seni Müslüman oldu diye suçlayıncaya kadar orada tutuldun kaldın." dedi ve "bunca zamandan beri Medîne'de ne yaptın?" diye sordu.
    Ebû Süfyan, sâdece «hiç» diye cevap verebildi. Kureyşliler artık Müslümanların gelmesini bekler olmuşlardı.
    Fetih Hazırlığı
    Hicretin 8.yılı, Ramazan ayı başında Mekke'nin fethedileceğine karar verilmişti. Peygamber Efendimiz, müşriklerin üzerine sâdece Medîne'deki Müslümanlarla gitmek istemeyip, emirlerinde bulunan civar kabîlelere de haber göndererek sefere çıkacağını bildirdi.
    Onlara gönderdiği haberde aynen şöyle buyurdu: "Allâh'a ve âhiret gününe inananlar, bütün varlıklarıyla Ramâzan-ı Şerîf'in başında, Medîne'de toplansınlar."
    Bu haber, etraftaki bütün kabîlelere gitti, ulaştı. Her cihetten Müslümanlar Ramazân-ı Şerif'in başlangıcında Medîne'ye gelmeğe ve Medîne'yi doldurmağa başlamışlardı. Medîne'deki münâfıklar bile, Müslümanların bu kadar muazzam bir kalabalık olabileceklerini tahmin etmediklerinden bu işe şaşırdılar.
    Hz.Hasan (R.A.), Huzaa kabîlesinin intikamını almak üzere insanları cihâda teşvik ediyordu.
    Peygamber Efendimiz, Mekke üzerine yürüneceğini gâyet gizli tutuyordu. Bunun için Ebû Katade ibn-i Rebiğ'i az miktarda bir birliğin başına geçirerek Batn-ı Izan mevkiine doğru yolladı. Maksadı, kendisinin oraya doğru gideceği zannını uyandırmak ve haberlerin bu şekilde yayılmasını sağlamaktı.
    Peygamber Efendimiz, toplanan Eshab'ına sefere hazır olmalarını emretti. Mekke'ye giden dağ yollarını ve geçitleri nöbetçilerle tuttu. Hz.Ömer'i de onların üzerinde murakıp olarak vazîfelendirdi.
    Hz.Ömer de nöbetçilere; "Rastlıyacağınız, gizlice Mekke'ye geçip gitmek isteyen hiç kimseyi bırakmayacaksınız, onları geri çevireceksiniz" demekle, hiç kimsenin Mekke'ye gitmesine meydan vermemekte idi.
    Peygamberimiz; "Ey Allâhım! yurtlarına ansızın varıp kavuşuncaya kadar Kureyş'in casus ve habercilerini tut. Görmez ve işitmez yap. Kureyşlilerin gözlerini bağla. Beni birden bire görsünler, birdenbire işitsinler." diyerek, Allâh'a duâ etti.
    Medîne'de onbin kişilik bir ordu toplanmıştı. Medîne, şimdiye kadar bu kadar kalabalık bir ordu çıkartmamıştı. Peygamber Efendimiz, Medîne'de yerine Abdullah ibn-i Ümmü Mektüm Hazretlerini vekil bırakarak, Ramazan'ın ikisinde ikindi namazını kıldıktan sonra, onbin kişilik ordusunun başında Medîne'den yola çıktı.
    Muhâcirlerin, Ensârın ve bütün kabîlelerin sancaktarları sancaklarını almış olarak, Kudeyd mevkiine geldiklerinde Allah Rasûlü, Müslümanlara iftar etmelerini emretti. Müslümanlara yolculukta oruç çok zor gelmişti. Peygamber Efendimiz; "Allah bizden yolculukta ve hastalık hâlinde orucu kaldırdı. Sizden kim hasta olur veya seferde bulunursa başka bir günde tutar." buyurdu.
    Ordu, çölü yararak Mekke'ye doğru yaklaştığı esnâda, amcası Abbas'a rastladı. Abbas, Müslüman olmuş, Medîne'ye hicret ediyordu. Âilesini göndererek kendisi de İslam ordusuna katıldı.
    Ordu, Merrüz Zahran denilen yere yatsı vakti varınca Allah Rasûlü, müşriklere haber ve onlara kalabalık görünmek için onbin noktada ateş yakılmasını emretti.
    Ebû Süfyan'ın Müslüman Oluşu
    Mekke'de fışkıran nûr, Medîne'den onbin kandillik bir çemberle gelip, nihâyet Mekke'yi kuşatmıştı. Hz.Ömer gece nöbetçilerinin üzerine kumandan tâyin edilmişti. Kureyş, Peygamber Efendimiz'in büyük bir ordu ile Mekke'ye geldiğini anlayınca, Ebû Süfyan'ı iki kişi ile gönderdiler. "Hemen yola çık, O'ndan bize eman al. Ancak, O'nun Eshab'ını gevşek görürsen savaşılacağını kendisine bildir" dediler.
    Ebû Süfyan, iki kişi ile henüz yola çıkmıştı ki ateşler birden bire parlayıverdi. Tam bu esnâda nöbetçiler tarafından yakalandı. Yakalayan nöbetçiler kendisine şiddetli davranınca; "Ey Muhammed (S.A.V.) öldürülüyorum" diye feryat etmeğe başladı.
    Nöbetçilere; "Önce beni Abbas'a götürün" diye bütün avazı ile sesleniyordu.
    Sesini duyan Hz.Abbas tanıdı. Ona künyesiyle; "Ey Ebû Hanzala" diye seslendi.
    O da, Hz.Abbas'a künyesiyle; "Ey Ebûl Fadl! Sen misin?" dedi.
    Hz.Abbas da; "Evet" dedi.
    Ebû Süfyan; "Anam babam sana fedâ olsun. Arkamdakilerden ne haber var?" diye sordu.
    Hz.Abbas ona, İslam ordusunu göstererek; "Bu ordu yarın Mekke'ye zorla girecek olursa Kureyş'in çekeceği var" buyurdu.
    Ebû Süfyan da; "Buna bir çâre, bir tedbir var mı? Ne yapmamı bana emir ve tavsiye edersin?" dedi.
    Hz.Abbas da; "Evet, vardır" diye Rasûlüllah'ın beyaz devesine bindirip Allah Rasûlüne doğru gittiler.
    Hz.Ömer'in ateşinin olduğu yere kadar gelince Hz.Ömer, Ebû Süfyan'ı tanıdı. "Allah düşmanı Ebû Süfyan! Seni ahitsiz ve akidsiz olarak ele geçirmeğe fırsat ve imkân veren Allâh'a hamd olsun" dedi.
    Hz.Abbas ise onu emniyete aldığını bildirdi.
    Hz.Ömer hemen Rasûlüllah'a gelerek, Ebû Süfyan'ın boynunu vurmak için izin istedi.
    Hz.Abbas ise; "Ey Allâh'ın Rasûlü! Ben Ebû Süfyan'ı emniyetime aldım" dedi.
    Hz.Abbas ile Hz.Ömer arasında kısa bir münakaşadan sonra Allah Rasûlü, Hz.Abbas'a; "Onu götür, yanında müsâfir et, sabahleyin getir" buyurdu.
    Hz.Abbas, sabahleyin Ebû Süfyan'ı alıp Peygamberimiz'in yanına götürdü.
    Peygamber Efendimiz, onu görünce; "Yazık sana Ey Ebû Süfyan! Senin için, Allah'dan başka ilah olmadığını öğrenmek zamanı gelmedi mi?".
    Ebû Süfyan şöyle cevap verdi: "Ey Muhammed! Ben Allâhım'dan yardım diledim. Sen de Allâhın'dan yardım diledin. Vallâhi ben ne zaman Seninle karşılaştımsa Sen bana gâlip geldin. Eğer benim Allâhım Hak ve Senin Allâhın boş ve batıl olsa idi, ben Sana gâlip gelirdim. Babam ve anam sana fedâ olsun Yâ Rasûlellah, Senden daha cömert ve kerim başka kimse yoktur. Eğer Allah'dan başka bir mâbud olsa idi, bizi bu halde bırakmaz, bize yardım ederdi. «Lâ ilâhe İllallah»" dedi.
    Bütün yükünü atmıştı sırtından, amma henüz Müslüman olmamıştı. Çünkü, Rasûlü Ekrem'in de Allah Rasûlü olduğunu kabul etmesi, «Muhammedü'r-Rasûlüllah» deyip tasdik etmesi de lâzım geliyordu.
    Bunun üzerine Allah Rasûlü; "Yazık sana ey Ebû Süfyan! Daha beni Allâh'ın Peygamberi olarak kabul edeceğin zaman gelmedi mi?" buyurdu.
    Ebû Süfyan; "Sen ne sabırlı, ne kerim, ne civânmertsin! Amma bu hususta içimde hâlâ bir şüphe var." deyince,
    Hz.Abbas araya girerek, ona telkin ve nasîhatlarda bulundu. Artık şüphe ve tereddütü atma zamanı gelmişti. Nihâyet ilahi hidâyet yetişti. Ebû Süfyan, bütün bunların hepsini sildi ve şehâdet getirerek Müslüman oldu.
    Ebû Süfyan'ı Çok Hislendiren Peygamberimiz'in Büyük Afvı
    Hz.Abbas; "Yâ Rasûlellah! Ebû Süfyan kavmimizin eşrafından ve yaşlı başlılarındandır. Övülmeği, üstün tanınmağı üstün tutulmağı seven bir adamdır. O'na övünebileceği bir şey lutfetseniz olmaz mı?" dedi.
    Peygamberimiz; "Olur, kim Ebû Süfyan'ın hânesine girer sığınırsa ona eman verilmiştir." buyurdu.
    Ebû Süfyan; "Benim evimin ne kadar genişliği var ki?" dedi.
    Bunun üzerine Rasûlüllah Efendimiz; "Kim Ebû Süfyan'ın hânesine girerse, kim Mescîdi Haram'a girerse, kim silahını terkedip kendi hânesine kapanırsa, kim Hakem ibn-i Hüzam'ın hânesine girerse, onlar emindirler. Kılınçtan geçmeyecektirler" buyurdu.
    Ebû Süfyan; "İşte bu geniştir" dedi. Gözleri yaşardı. Bu ne büyük af, ne büyük keremdir diyerek çok duygulandı.
    Ebû Süfyan'a Müslüman Ordusunun İhtişamının Gösterilmesi
    Rasûlüllah Efendimiz, daha sonra amcası Abbas'a; "Ey Amca! Onu vâdînin daraldığı, atların sıkışa sıkışa geçtiği dağ boğazının yanında tut da Müslümanların, Allah ordusunun ihtişamını görsün." buyurdu.
    Hz.Abbas Peygamber Efendimiz'in emri üzerine, Ebû Süfyan'ı alıp vâdînin daraldığı dağ boğazına götürdü.
    Peygamber Efendimiz; "Bütün kabîleler, yanlarında silah ve techizatlarını kuşanacaklardır!" diye orduya nidâ ettirip onları harp düzenine koydu.
    Kabîleler, başlarında başkan ve kumandanları olduğu halde bayraklarını çektiler. Yürekleri yüksek hislerle, sarsılmaz bir îmanla dolu, çok şerefli bir vazîfeye gittiklerine emin olan bu yüce mücâhitler, kahramanlar, vakur adımlarla yürüyerek, fevc fevc Ebû Süfyan'ın önünden geçmeğe başladılar. Askerler bölük bölük geçerken, Ebû Süfyan, tanımadıklarını Hz.Abbas'dan soruyor. Hz.Abbas da tek tek bütün ordu hakkında kendisine mâ'lumât veriyordu.
    Peygamber Efendimiz, ilk önce, başlarında Hâlid ibn-i Velid olduğu halde beni Süleymlileri gönderdi. Onlar bin kişi olup sancaklarının birini Abbas ibn-i Mirdasüs Sülemi, diğerini Hufaf ibn-i Nebve, bayraklarını da Haccac ibn-i İlad taşıyordu. Hâlid ibn-i Velid, Hz.Abbas'la Ebû Süfyan'ın hizasına gelince bütün ordu üç kere tekbir getirerek geçtiler. Ebû Süfyan, Hz.Abbas'a onun kim olduğunu sordu.
    "Hâlid ibn-i Velid'dir" dedi.
    "Şu bizim delikanlı mı?" diye sordu.
    "Evet" dedi. Hayretler içinde...
    Daha sonra, sırasıyla bütün kabîleler aynı şekilde gelip geçtiler. Peygamber Efendimiz'in içinde bulunduğu birlik gelip geçinceye kadar geçen her kabilenin kim olduğunu Ebû Süfyan sormuş, Hz.Abbas da onları haber verdikçe "Benim fîlânoğulları ile aramda bir kavgam yok ki!" demişti.
    Ebû Süfyan, hemen her bölüğün geçişinde; "Muhammed geçti mi?" diye soruyor.
    Hz.Abbas da; "Hayır!" diye cevap veriyordu.
    Nihâyet Fahri Kâinât'ın, o tepeden tırnağa kadar silahlanmış bölüğü gelirken, atların ayaklarından kalkan tozlar ortalığı karartmaktaydı. Muhâcirlerle Ensar Müslümanlarından olan bu alayda, ikibin zırh gömlekli vardı. Bunların hepsi de miğferli idi. Peygamber Efendimiz, bayrağını Sa'd ibn-i Ubâde'ye vermiş ve onu alayının önüne geçirmişti. Ensârın her kabîlesine bayraklar, sancaklar verilmiş, her biri zırh gömleklere bürünmüş, gözlerinden başka bir yerleri görünmüyordu. Hz.Ömer de sırtına zırh gömlek giymiş, Peygamber Efendimiz'in alayını O idâre etmekte ve yönetmekteydi. Peygamber Efendimiz, başına siyah bir sarık sarmıştı. Devesi Kusvâ'nın üzerinde ve Hz.Ebû Bekr'le Useyd ibn-i Hudayr'ın arasında bulunuyor, yanındakilerle konuşuyordu.
    Ebû Süfyan bir benzerini daha görmediği bu alay geçerken; "Kim bunlar ey Abbas?" dedi.
    Hz.Abbas; "Bunlar Allah için ölüme susamış savaş erleri, Ensârdır. Kumandanları Sa'd ibn-i Ubâde, yanında bayrak taşıyordur." dedi.
    Sa'd ibn-i Ubâde geçerken; "Ey Ebû Süfyan! Bugün en büyük harp günüdür, bugün, Kâbe'de savaşın helâl olacağı gündür. Allah, bugün Kureyş müşriklerini hor ve hakir kılacaktır." diye bağırdı.
    Ebû Süfyan; "Ey Abbas! Bugün beni korumağa devam edeceğin ne iyi gündür." dedi.
    Ensârın peşinde, Muhâcir mücâhitleri, başlarında Hz.Ali olduğu halde gelip geçerken, Ebû Süfyan; "Bunlar kim ey Abbas?" diye sordu.
    Hz.Abbas: "Muhâcirler! Başlarındaki de Ali ibn-i Ebî Tâlib'dir."
    Bu sırada Peygamber Efendimiz, Muhâcirlerle Ensar arasında göründü. Hz.Abbas; "İşte Rasûlüllah geldi." dedi.
    Ebû Süfyan; "Ben, Kisrâ'nın da, Kayser'in de saltanatlarını görmüşümdür. Fakat, kardeşinin oğlundaki saltanatın bir benzerini görmedim. Kardeşinin oğluna pek büyük bir saltanat verilmiş, bunlara hiçkimse dayanamaz ve güç yetiremez." dedi.
    Hz.Abbas; "Ey Ebû Süfyan! Bu saltanat değil Nübüvvettir."
    Ebû Süfyan da; "Evet, Nübüvvettir." diyerek tasdik etti.
    Peygamber Efendimiz, Ebû Süfyan'ın hizasına gelince, Ebû Süfyan; "Yâ Rasûlellah! Saad'ın ne söylediğini işitmedin mi? Sen kavmini mi öldürmeği emrettin?" dedi.
    Peygamber Efendimiz; "Hayır! Ben öyle emretmedim. Sa'd ibn-i Ubâde yanlış söylemiş, bu gün Allâh'ın Kâbe'nin şanını yücelteceği bir gündür. Kâbe'ye örtü örtüleceği bir gündür. Bu gün merhamet günüdür. Yüce Allâh'ın Kureyşlileri İslâmiyetle şereflendireceği, üstünleştireceği bir gündür." buyurdu.
    Bütün ordu o dar boğazdan geçmiş, Ebû Süfyan İslam ordusunun karşısında durulamayacağını anlamıştı. Hz.Abbas bir müddet sonra onu serbest bırakarak Mekke'ye gidebileceğini söyledi.
    Ebû Süfyan ve Hakim ibn-i Huzam hemen Mekke'ye gidip durumu müşriklere bildirmişlerdi; "Gelen ordu İslam ordusudur. Karşısında durmanıza imkan yoktur." demişlerdi. Müşrikler korkmağa başlamışlardı. Ne yapacaklarını bilemiyorlardı. Ebû Süfyan, Rasûlü Ekrem'in kendisine söylediğini aynen Mekkelilere söyledi.
    «Ebû Süfyan'ın hânesine giren emindir. Mescide giren emindir. Evinde oturup kapısını kilitleyen emindir.» kelâmını nakletti.
    Ebû Süfyan kendisi Müslüman olmuştu. Artık İslam dînini yaymak onun da vazîfesi idi. Etrafında toplanan kimselere; "Müslüman olursanız kurtulursunuz, selâmete erersiniz" diye tavsiyede bulundu.
    Ebû Süfyan'ın Müslümanlığı kabul ve tavsiye etmesi üzerine birçokları Müslümanlığa meyletti. Kimisi silahını atıyor, kimisi mescide koşuyor, kimisi de mukâvemet için hazırlanıyordu.
    Müslümanlar Mekke'ye Dört Koldan Girdiler
    Müslümanlar, dört koldan Mekke'ye girdiler. Peygamber Efendimiz, Mekkelilerin hazırlıklarını haber alınca ordusunu savaş düzenine koydu. Sağ cenah, sol cenah, kalp (orta) ve öncü birliği olmak üzere dörde ayırdı.
    Zübeyr ibn-i Avam'ı sol cenah birliklerinin başına verip, Mekke'ye ve Keda isimli dağ yolu mevkiine girmesini, bayrağını Mekkenin yukarısındaki Hacun mevkiine dikmesini emretti.
    Hâlid ibn-i Velid'i sağ cenah birliklerinin kumandanlığına verdi ve Mekke'ye Handeme yoluyla aşağı taraftan girmesini, bayrağını evlerin yakınına dikmesini emretti.
    Saad ibn-i Ubâde'yi, Ensar birliklerinin başına kumandan yaptı. Ebû Ubeyde ibn-i Cerrah'ı da zırhlı olmayanlar ile piyâdelerin başına kumandan tâyin etti.
    Peygamber Efendimiz, kumandanlarına Mekke'ye girme emrini verdiği sırada, kendileriyle çarpışmağa kalkışılmadıkça hiç kimse ile çarpışmamalarını emretti. Aslında bir zaruret olmadan kutsal şehre kan dökmeden girmek en büyük emeliydi. Ancak altı erkek ile dört kadını Kâbe'nin örtüsü altına sığınmış olarak bulsalar bile öldürmelerini emretti. Bunlar bilhâssa dilleri ile Peygamberimiz'e ve İslâma çok büyük ezâ ve zarar vermiş kişilerdir.
    Müslümanlar, verilen emir üzerine bölük bölük, edep ve vakar içinde Mekke'ye yöneldiler. Herkes kendisine gösterilen kapıdan içeriye girmeğe başladı. Ahâliden kimse taarruz etmediğinden, onlar da kimseye ilişmediler. Yalnız, Mekke'nin alt tarafında Handeme mevkiindeki müşrikler, Hâlid ibn-i Velid'in fırkasına taarruz etmişlerdi. Hâlid'in ordusu geçerken ok yağmuruna tuttular. Müslümanlardan iki kişiyi şehîd ettiler.
    Bunun üzerine Hâlid ibn-i Velid, hücum emri vererek; "Bunlara bir ders vermenin zamanı gelmiştir" dedi ve askerlerine şöyle seslendi: "Onlarla çarpışınız. Öldürülebilen öldürülecek, bozguna uğrayıp kaçanlara dokunulmayacaktır." Çok kısa bir anda 24 kişinin boynunu vurdu. Diğerleri de, Müslümanların karşısında daha fazla dayanamayacaklarını anlayarak kaçtılar, evlerine çekildiler ve bu iş büyümeden kapandı.
    Hâlid ibn-i Velid'in, mecburen yaptığı çarpışmadan başka hiçbir kapıda Müslümanlar zorlukla karşılaşmadı. Artık, Mekke onların olmuştu. Müslümanlar takım takım, bölük bölük Mekke'ye akıyorlardı. Muhâcirler, kendi beldelerine kavuşmanın sevinci içinde idiler.
    Müşrikler evlerinden dışarı çıkamaz olmuşlardı amma Müslüman olup da birliklere katılanlar da çoktu. Onlar Müslümanların arasına katıldıkça, evlerinde oturanlar da Müslüman olmak istiyorlardı.
    Peygamber Efendimiz şehre girince, Hacun'da Hz.Hatîce'nin kabrine yakın bir yerde deriden bir çadır kurdurdu. Oradan Mekke'yi gözleriyle baştan başa bir süzdü. İçinden sekiz sene evvel hicret ettirilen ve hicret ederken; "Bir gün sana geri döneceğim ey Mekke şehri" buyurduğu mukaddes şehir, şimdi kendisine teslim edilmiş, önünde seriliyordu. Böylece, bir mûcize neticesi, doğup büyüdüğü mübarek şehre hem de çok farklı olarak avdet etmişti.
    "Önceki evine gidip, orada oturmayacak mısın?" diyenlere,
    "Müşrikler bize ev bark mı bıraktı ki!" buyurdu.
    Peygamber Efendimiz, yanında zevceleri Hz.Ümmü Seleme ve Hz.Meymune olduğu halde çadırına girdi. Rasûlü Ekrem, otağında bir müddet dinlendikten sonra, dinlenmeye daha fazla zamanları olmadığını hissetmişlerdi. Çadırında guslettikten ve halk da sukünet bulup yatıştıktan sonra devesi Kusvâ'yı çadırının önüne getirtip onun üzerine binerek Kâbe'ye doğru hareket etti.
    Kâbe'nin Putlardan Temizlenmesi
    Bu ulvî belde Allâh'ın Yüce Peygamberine çok tesir etti. Başını öne eğerek Kâbe'ye karşı hürmetini ve Allâh'a karşı da şükrünü edâ ediyordu. O gün 20 Ramazan cuma günüydü. Allah Rasûlüne, en büyük dostu Hz.Ebû Bekir (R.A.) refakat ediyordu. Kâbe'ye varıncaya kadar Fetih Sûresini okudu. Kâbe'yi yedi defa tavaf etti. Elindeki asâ ile putlara vuruyor, asâsıyla dokunduğu putlar birer birer düşüyor, Rasûlü Ekrem de; "Hak geldi bâtıl muzmahil oldu (yok olup gitti). Muhakkak bâtıl, dâimâ yok olmağa mahkumdur..." diyordu.
    Putlar yüzleri üstüne sürtüldü, kırılıp yakıldı.
    Cebrâil (A.S.), Peygamber Efendimiz'e; "Asanı eline alıp dokun onlara" dedi.
    Peygamber Efendimiz, asâ ile dokundukça putlar arkalarının ve yüzlerinin üzerine düşüyorlardı. Peygamber Efendimiz'in, onlardan yüzüne işâret ettiği put, kafasının üzerine, kafasına dokunduğunda yüzünün üzerine yıkılıyordu. Dokunulup da yere yıkılmadık put kalmadı. Kâbe onlardan temizlenerek asıl hüviyetine âit gâyeye ulaştı. Halk oraya toplanmıştı. Her taraf lebâleb dolu olduğu halde Peygamber Efendimiz büyük «Fetih Hutbesi»ni okudu.

  3. #13

    HULEFÂ-İ RÂŞİDÎN (Peygamber Efendimiz'in Halîfeleri)

    Hulefâ-i Râşidîn; Peygamber Efendimiz'den sonra sırasıyla hâlife olan Hz.Ebu Bekir, Hz.Ömer, Hz.Osman ve Hz.Ali olmak üzere ilk dört halîfeye verilen isimdir. Ehli sünnet îtikadında bu dört halîfenin üstünlük sırası halîfelik sırasına göredir.
    Peygamber Efendimiz'den sonra müslümanların din ve dünyâ işlerini idâre edenlere «Halîfe» ve «Emir» denir. İslâm'ın ilk halîfesi Hz.Ebû Bekir (R.A.)'dır.
    Rasûlüllah Efendimiz'in irtihâlinden sonra Eshâbı Kirâm, müslümanların din ve dünyâ işlerini tedvirde kendilerine mutlakâ bir baş, bir halîfe lâzım geldiğini düşünerek, daha Fahri Kâinât'ın techiz ve tekfininden önce, halîfe olacak kimseyi arayıp, bulup, O'na bağlanıp bîat ettiler. Ondan sonra, Sallâllâhü Aleyhi ve Sellem Efendimiz Hazretleri'nin techiz ve tekfinini, o halîfenin emri altında îfâ ettiler. Zirâ, Eshâbı Kirâm, idâre makamının kısa bir an için dahi olsa aslâ boş bırakılmaması, mutlakâ evveliyatla o makamın sâhibinin bilinmesi ve onun emri altında din ve dünyâya âit bütün diğer vazîfelerin yapılması lâzım geldiğinde de ittifak sâhibi idiler.
    Peygamber Efendimiz'in; Allâh'ü Teâla'nın emir ve yasaklarını öğretmek, din ve dünya işlerini, dînin gâyesini yerine getirecek şekilde yürütmek ve mürşid (rehber) olarak insanları terbiye edip kemâle ulaştırmak gibi başlıca üç vâzifesi vardı. Hulefâ-i Râşidîn, bu üç vâzifeyi birlikte yaptı. Sonra gelenler yalnız saltanat vazîfesini yaptı. İlim öğretmek vazîfesi mezhep imamlarına, insanları terbiye edip kemâle ulaştırmak vâzifesi de tasavvuf büyüklerine, evliyaya verildi.
    1- HZ.EBU BEKR'İNİS SIDDIK (R.A)

    Hz.Ebû Bekr'inis Sıddık (R.A.), Peygamberlerden sonra insanların ve Eshâbı Kirâm'ın en efdâli, İslâmın birinci halîfesidir. Asıl adı Abdullah bin Ebu Kuhafe, babasının adı Osman olup Ebu Kuhafe künyesi ile meşhurdur. Annası, Ümmül Hayr lakabıyla tanınan Selma binti Sahr'dır.
    Hz.Ebû Bekir (R.A), Rasûlullah Efendimiz'in en yakın dostuydu. Ondan hiç ayrılmazdı. Onların bu beraberliği, Mekke'den Medîne'ye Hicrette de devam etti. O'na mağara arkadaşı oldu. Mağarada üç gün kaldıktan sonra, ikisi de birer deveye binerek yolculuk ettiler. Medîne'ye varıncaya kadar Rasûlullah Efendimizin bütün hizmetini O gördü. Medînedeki mescid yapılırken birlikte çalıştılar. Hiçbir hizmet ve fedâkarlıktan geri kalmadı.
    Hz. Ebû Bekr, Rasûlullah Efendimizle birlikte bütün harblerde bulundu. Çok şiddetli muharebelerde, Peygamber Efendimizin muhâfızlığını yapıp, bedenini siper etti. Bedirde, Uhudda, Hendekte müşriklere karşı büyük kahramanlıklar gösterdi. Tebük harbinde, sancaktarlık vazîfesini yerine getirdi.
    Peygamber Efendimizin son hastalıklarında üç gün imamlık görevinde bulunup, on yedi vakit namaz kıldırmış, üç vaktinde de Sevgili Peygamberimiz, Ebû Bekr'e uyarak arkasında namaz kılmışlardır.
    Hz.Ebû Bekir (R.A.), Peygamber Efendimiz'in vefât ettiği gün, H.11 (M.632) senesinde Eshâbı Kirâm tarafından söz birliği ile halîfe seçildi. Peygamber Efendimiz'in vekîli, müslümanların reîsi oldu. Müslümanlar başsızlıktan, dağınıklıktan kurtarıldı.
    Halîfeliği sırasında Yemen, Necid ve Yemâme gibi yerlerde çıkan yalancı peygamberleri ortadan kaldırdı, irtidad edenleri (dinden dönenleri), İslâm'ın emirlerinde gevşeklik gösterenleri yola getirdi.
    O'nun zamanında, Hâlid ibn-i Velîd (R.A.)'ın emrindeki İslam orduları, Bizans ve İran ordularıyle birçok savaşlar yapmış ve her def'asında yenerek geniş toprakları fethetmiş, müslümanlığı yaymışlardır. Bütün bu zaferler halîfenin cesâreti, dehâsı, güzel idâresinin bereketiyle oldu. Hz.Ebû Bekir (R.A.), Kur'ân-ı Kerîm'in âyet ve sûrelerini bir araya toplattı ve buna «Mushaf» dendi.
    Peygamber Efendimiz'in getirdiği, bildirdiği herşeyi hiç tereddüt etmeden, yutkunmadan inanıp tasdik ve kabul ettiği için «Sıddîk» ünvânını almıştır. Hz.Ebû Bekir (R.A.) sahâvette Eshâbın en önde geleni olmuş, Allah ve Rasûlü yolunda bütün servetini vermiştir.
    Hz.Ebû Bekir (R.A.), Yermük muhârebesinin yapıldığı sırada hastalandı (H.13, M.634). Hastalığının son günlerinde bir gece Peygamber Efendimiz'i rûyâsında gördü.
    Peygamber Efendimiz O'na; "Yâ Ebâ Bekir! Seni çok özledik, kavuşma zamanı yaklaştı." buyurdu.
    O'da; "Ben de seni özledim Yâ Rasûlallah!" dedi.
    Peygamber Efendimiz; "Bu ümmet için âdil, sâdık, yerde ve gökte herkesin rızâsını kazanmış, zamanın en temizi olan Fâruk'u (Hz.Ömer'i) halîfe seç!" buyurdular.
    Bunun üzerine Hz. Ömer'in halîfe seçilmesini vasiyet etti. İki sene üç ay on gün halîfelik yaptı. Hicretin 13. senesinde 63 yaşında irtihal etti (M.634).
    Hz.Ebu Bekr'i-nis-Sıddîk hakkında Rasulullah (S.A.V) Efendimiz'in Hadîs-i Şeriflerinden bâzıları;
    Ebu Bekr'in îmânı, bütün müminlerin îmanları ile tartılsa, Ebu Bekr'in îmânı ağır gelirdi.
    Cehennemden atîk olanı (azad edilmiş kimseyi) görüp sevinmek isteyen kimse Ebu Bekr'e baksın.
    Münafıkların kalbinde dört kimsenin muhabbeti toplanmaz; Ebu Bekir, Ömer, Osman ve Ali.
    2- HZ. ÖMER (R.A.)

    Eshâb-ı Kirâmın en büyüklerinden olan Hz.Ömer, Hz.Ebû Bekir (R.A)'dan sonra İslâm'ın ikinci halîfesidir. Hz.Ebû Bekr'inis Sıddık (R.A.) tarafından, Hicrî 13 (M.634) senesinde halîfe seçilerek «Emîr-ül Mü'minîn» ismini aldı. Hulefâ-i Râşidîn'den ve Aşere-i Mübeşşereden yâni cennetle müjdelenen on kişiden biridir. Hicretten kırk sene önce Mekke'de doğdu. Dokuzuncu dedesi olan Ka'b'da soyu Peygamberimiz'in soyu ile birleşir. Babası Hattâb Kureyş kabîlesinin ileri gelenlerinden, annesi Hanteme binti Hişam'dır. Künyesi Ebu Hafs'tır.
    Hz.Ömer çok âdil, âbid, merhametli alçak gönüllü olup fakirlikle yaşardı. Hz. Ömer kuru arpa ekmeği yer, kalın kumaşlardan elbise giyerdi. Şanı çok büyük, şöhreti pek fazla olmasına rağmen yemesi içmesi değişmemiş, dünyâ malına aldırış etmemiş, kanâat içerisinde çok sâde bir hayat yaşamıştır. Sonu üzüntü, pişmanlık olan iş yapmamıştır. Adâletine bütün dünyâ hayran kalmıştır. Adâleti sevdiği için hatır ve gönüle bakmamış, kendi oğlu günah işleyince Allâhü Teâla'nın emri kadar had vurulmasını emretmiştir.
    Dâimâ re'yi isâbet ettiği, hakkı bâtıldan ayırdığı için ve eşsiz adâletinden dolayı kendisine «Fâruk» ünvanı verilmiştir.
    Hz.Ömer (R.A.) zamanında çok fetihler oldu. Öyle ki, Onun zamanında 8.000 camide Cum'a namazı kılınıyordu. Onun halîfeliği sırasında Kur'ân-ı Kerim ve Hadîs-i Şeriflerin öğretilmesi için her tarafta mektepler açılmış ve buralarda ders vermek üzere maaşlı muallimler tâyin edilmişti. Hz. Ömer, insanların bilmedikleri mes'eseleler, hükümler hakkında mâ'lumât elde edebilmeleri için müftüler tâyin etti.
    Halîfeliği sırasında Bizans ve İran devletleriyle yapılan bir çok harpler kazanılmıştır. Bunun netîcesi olarak da İran devleti tamamen ortadan silinmiş, Bizanslılar ise Mısır ve Kudüs'ten Erzurum'a kadar topraklarının çoğunu müslümanlara bırakıp, kendi kabuğuna çekilmiştir. Zamânında, 1036 büyük şehir fethedilmiş, Kuzey Afganistan'dan Türkistan'a, Azerbaycan'dan Yemen'e kadar uzanan ve 2 milyon km²den büyük olan İslam Devleti kurulmuştur.
    Hz.Ömer (R.A), devleti idârî bölgelere ayırdı, mükemmel müesseselerle gâyet muntazam bir şekilde idâre etti. Bu bölgelerin en başta gelenleri; Hicaz, Suriye, El-Cezîre, Basra, Kûfe, Mısır, Filistin, İran, Horasan ve Kirman bölgeleriydi. Her bir idâri bölgenin başına bir vâlî tâyin etti. Bölgeler; vilâyet, kasaba ve nâhiye merkezlerine ayrıldı.
    Bunların idâresini verdiği vâlîlerin, memur ve diğer vazîfelilerin seçiminde ve denetiminde, son derece titiz davranırdı. Vâlîlerinden, kadılarından ve diğer memurlarından mal beyânnâmesi istedi. Onlara dolgun maaş verdi.
    Dâvâlara bakması için mahkemeler, adlî teşkilâtlar kurdu. Beytülmâl için ayrı bir yer ve memurlar tâyin etti. İlk defa para bastırdı. Geceleri bekçi koyup asâyişin teminini ilk defa O tatbik etti. Mısır vâlîsi Amr ibn'il As, Akdeniz'i Kızıldeniz'e bağlayacak bir kanal açmak üzere izin istediğinde, Hz.Ömer ona gerekli izni verdi.
    Hz.Ömer (R.A.) tarafından Hicretin 17.yılında, Peygamberimiz'in Mekke'den Medîne'ye hicretinin yapıldığı sene ve ay, târih başlangıcı olarak kabul edilmiş, böylece Hicrî takvim O'nun zamanında başlatılmıştır.
    On sene iki ay onbir gün halîfelik yaptı. Hz.Ömer (R.A.), hicretin 23. senesinde 63 yaşında olduğu halde Ebu Lü'lü adında bir hıristiyan köle tarafından şehid edilmiştir (M.644).
    Hz. Ömer (R.A) hakkında Peygamber Efendimiz'in Hadîsi Şeriflerinden bâzıları;
    Ömer iman ettiği gün, Cebrâil (A.S) geldi ve melekler birbirlerine Ömer'in müslüman olduğunu müjdelediler.
    Ömer, cennet ehlinin ışığı ve İslâmın nûrudur
    Allâhü Teâla, hakkı Ömer'in diline ve kalbine yerleştirmiştir.
    Şeytan Ömer İbni Hattâb'ı gördüğü zaman heybetinden yüzüstü yere düşer.
    3- HZ. OSMAN (R.A.)

    Eshâb-ı Kirâm'ın en büyüklerinden ve Peygamber Efendimiz'in dâmâdı, üçüncü halîfesidir. Peygamber Efendimiz'e iki defa dâmâd olmakla şereflendiği için, iki nur sâhibi manâsına gelen «Zinnûreyn» lakabıyla anıldı.
    Hz.Ömer (R.A), M.577 senesinde Mekkede soğdu. Babası Affân olup, Kureyş kabilesinin Beni Ümeyye kolundandır. Annesi ise Erva Binti Küreyz'dir. Hem ana hem baba yönünden soyu Abdülmenaf'ta Peygamber Efendimiz'in temiz nesebi ile birleşir. Dünyada iken Cennetle müjdelenen on kişiden biridir. Hz. Rukiyye'den Abdullah isminde bir oğlu olmuş bu sebeble Ebu Abdullah künyesi ile tanınmıştır.
    Rasulullah (S.A.V) kızı Rukiyye'yi Hz. Osman'a verdikten bir zaman sonra kızına; "Osman Bini Affânı nasıl buldun?" dedi.
    "Hayırlı, iyi gördüm." dedi.
    "Ey cânım kızım! Osmân'a çok saygı göster. Çünkü Eshâbım arasında, ahlâkı bana en çok benzeyen odur!" buyurdu.
    Hz. Osman, Peygamberimizin vahiy katiplerindendi. Güzel yazar, güzel konuşur ve çok kuvvetli bir hatipti. Dâimâ Kur'ân-ı Kerim okur, O'ndan çeşitli meseleler çıkarırdı. Kur'ân-ı Kerîm'i hıfzı çok kuvvetli idi. Namazda bir rekatta bütün Kur'ân-ı Kerîm'i okuyan dört kişiden biri de odur. Çok okuduğu için iki mushaf elinde eskimiştir.
    Hz.Osman (R.A.), Hz.Ömer'in tâyin ettiği bir heyet tarafından Hicrî 23 (M.644) senesinde halîfe seçildi.
    Hz. Osman, hilm ve hayâsı ile meşhurdur. Mârifet ilminde gâyet mâhirdi. O derece hayâ sâhibi idi ki melekler dahi O'ndan hayâ ederdi.
    Hz.Osman (R.A.) zamanında; Hz.Ebû Bekir (R.A.) tarafından kağıt üzerine yazdırılan ve mushaf adı verilen Kur'ân-ı Kerîm'in ilk nüshasından, altı nüsha daha yazdırılarak çoğaltıldı. Bu muhsaflar; Medîne, Mekke, Şam, Bağdat, Yemen ve Bahreyn'e birer tane gönderildi. Bu bakımdan ona Nâşir'ül Kur'an (Kur'anın yayıcısı) denilmiştir. Kûfi harflerle yazılmış olan bu mushaflarda harflerden başka hiçbir nokta ve işâret kullanılmamıştır. Bu ilk yedi nüshadan günümüzde, bir tanesi Mekke'de Kâbe'de, biri Kâhire'de Millî Kütüphânede, bir diğeri ise Özbekistan'ın Taşkent vilâyetindeki İslam Kütüphânesinde korunmaktadır.
    Hz.Osman (R.A.) devrinde; Afrika'nın kuzey kısımları, Kıbrıs adası, Anadolu'nun içleri, Türkistan ve daha nice yerler İslam ordularının eline geçti. İslâm'ın sınırları çok genişledi.
    Onbir sene altı ay ondört gün halîfelik yaptı. Hz.Osman (R.A.)'ın son zamanlarında bâzı iç karışıklıklar çıktı. Bunun sonucu olarak da hicretin 35. senesinde, 80 yaşını geçtiği halde şehîd edildi (M.656).
    Şeriflerde Hz. Osman hakkında buyruluyor ki;
    Her peygamberin cennette bir arkadaşı vardır. Benim arkadaşım da Osman'dır.
    Osman'dan gök kubbedeki melekler hayâ ederler.
    Bütün melekler benimle iftihar ederler. Ben de Osman Bini Affan ile öğünürüm.
    Osman'ın şefâatı sâyesinde cehennemi Hak etmiş yetmiş bin kişi hesapsız cennete girecektir.
    4- HZ.ALİ (R.A.)

    Eshâbı Kirâm'ın büyüklerinden olup Peygamber Efendimiz'in dâmâdı olmakla da şereflenmiştir. Hiç puta tapmadan müslüman olduğu için «Kerremallâhü Vecheh»; kahramanlığı ve çok cesur olması sebebiyle «Kerrâr» ve «Esedüllah-il-Gâlib» ünvanlarını almıştır. Ayrıca takdîri ilâhiyyeye gösterdiği rızâdan dolayı da «Mürtezâ» ünvânı verilmiştir.
    Hz.Ali (R.A.), Hicrî 35 (M.656) senesinde Eshâbı Kirâm'ın ittifâkıyla halîfe seçildi.
    Hz.Ali (R.A), halîfe seçildikten sonra bâzı müslümanlar, Hz.Osman'ın katillerinin derhal yakalanıp, cezâlandırılmalarını istemişlerdi. Fitne kazanı kaynamakta olduğundan, Hz.Ali Kerremallâhü Vecheh, önce tam bir hâkimiyet kurup sonra katillerin tecziyesini düşünmüştü.
    Katillerin derhal tecziyesi veya bil'âhere tecziyesi hususunda Eshâbı Kirâm arasında tamamen hüsn-ü zanlarının netîcesi olarak, ictihattan doğan bir ihtilaf zuhûr etti. İctihad ayrılıklarından dolayı karşı karşıya gelen iki ordu arasında, tam anlaşma olmuştu ki Abdullah ibn-i Sebe' ismindeki Yemen'li yahûdî asıllı bir münâfık, geceleyin grubu ile birlikte Basralıların üzerine saldırdı. Gece karanlığında kimse ne olduğunu anlayamadı. Böylelikle savaş üç gün devam etti.
    Cemel (deve) Vak'ası olarak bilinen bu hâdisede Hz.Âişe-i Sıddîka Radıyellâhü Anhâ esir alınınca Hz.Ali hürmet ve ikram edip, kendi askerleri arasında bulunan Muhammed ibn-i Ebû Bekir (ki Hz.Âişe'nin kardeşidir) ile Medîne'ye gönderdi.
    Bir sene sonra Sıffîn denilen yerde, Hz.Ali (R.A), Hz.Muâviye (R.A)'ın ordusu ile 100 günde 90 meydan muhârebesi yaptı. Hz.Ali'nin askerlerinden 25.000, karşı taraftan 45.000 kişi şehid oldu. Karşı taraftan gelen sulh teklifi üzerine iki taraftan birer hakem ta'yin edildi. Ebû Mûsal Eş'arî Hz.Ali (R.A) tarafından, Amr ibni Âs ise Hz.Muâviye (R.A) tarafından hakem seçilmiş idiler. Hakemlerin kararı ile anlaşma olunca, Hz.Ali (R.A)'ın ordusundan 7.000 kişi ayrıldı. Bunlara «Hâricî» denildi.
    Hz.Ali fevkalâde beliğ ve fesih konuşurdu. Peygamber Efendimizden sonra onun derecesinde beliğ.ve fesih hutbe okuyacak bir başkası yok idi. Arap lisanının ilk kaidelerini koyan odur. Bu sebeble Kur'ân-ı Kerimin lisanına herkesten çok aşina idi. Devamlı Peygamber Efendimiz'in yanında bulunması ve O'nun feyizli nurlarına ilk kavuşanlardan olması sebebiyle Kur'an'ın hükümlerini en iyi bilen o idi. Tefsire dâir birçok rivayetler bildirmiştir. Bilhassa ayetlerin iniş sebebleri konusunda birçok rivayetleri vardı. Bu konuda buyuruyor ki; "Vallahi bir ayet yoktur ki ben onun gecede mi, güzdüzde mi, kırda mı, dağda mı nazil olduğunu bilmeyeyim."
    Hz. Ali ehl-i beytten olması sebebiyle Peygamber Efendimizin sünnetine herkesten daha fazla vakıftı. Bu hususta herkesin mürâcaat kapısı idi. Hz. Ali Eshâb-ı Kirâm'ın en büyük fıkıh alimlerindendi. Halledilemeyen mevzular ona havale edilirdi. Hatta Hz. Ömer buyuruyor ki; "Şayet Hz. Ali olmasaydı Ömer helak olurdu."
    Hz.Ali, dört sene sekiz ay onbir gün halîfelik yaptı. Hicrî 40 (M.660) senesinde Ramazanı Şerif'in 17. cuma günü, sabah namazına giderken İbni Mülcem adlı bir hâricî tarafından başına kılıçla vurularak şehîd edildi.
    Hz.Ali (R.A.)'ın yerine büyük oğlu Hz.Hasan geçti. Ancak, altı ay sonra, yerini babası zamanında Şam vâlisi olan Hz.Muâviye'ye bırakarak çekildi. Böylece İslâmda "Hulefâ-i Râşidîn" devri sona erdi.
    Hz.Ali'nin fazîleti üstünlüğü hakkında birçok Hadîsi Şerif vardır. Bunlardan bâzıları;
    Ben ilmin şehriyim. O şehrin kapısı Ali'dir
    Ali'ye bakmak ibâdettir. Ali'yi inciten beni incitmiş gibidir.
    Kızım Fâtımayı Aliye vermeyi Rabbim bana emreyledi. Allâhü Teâlâ her peygamberin sülâlesini kendinden, benim sülâlemi de Ali'den halk etmiştir.
    Ehli beytim Nuh (A.S) nin gemisi gibidir. Onlara tâbi olan selâmet bulur, olmayan helak olur.
    * * *
    Eshâbı Kirâm'ın hepsi Rasülullah Sallâllâhü Aleyhi ve Sellem Efendimiz Hazretleri'nin birer sıfatının vârisi ve mümessilidirler. Meselâ;
    Hz.Ebû Bekr'inis Sıddık (R.A.), îman sırrına vâris ve onun mümessilidir.
    Hz.Ömer'il Fâruk (R.A.), adâletinin vârisi ve mümessilidir.
    Hz.Osman'ı Zinnûreyn (R.A.), hayâsının varisi ve mümessilidir. 99 kızda ne kadar hayâ varsa O'ndaki hayâ hepsinden daha fazla ve kâmildi.
    Hz.Ali'yyül Mürtezâ (R.A.), Peygamber Efendimiz'in şecâat sıfatının vârisi ve mümessilidir.
    Bir insan, bunlardan herhangi birisinin aleyhinde konuşur ve dil uzatırsa; aleyhinde konuştuğu hâlifede bulunan Peygamber Efendimiz'e âit mübârek sıfat, dil uzatan o insanda kalmaz.
    Hz.Muâviye (R.A.) da, Rasûlüllah Efendimiz'in dünyâ saltanatının vârisi ve mümessîlidir. Kim ki O'nun aleyhinde konuşur, söz atar, dil uzatırsa, (ne kadar zengin de olsa) iyi bilmelidir ki sonunda aç ve sefil kalır. Dünyâlığından olur. Perîşân ölür.
    EMEVÎLER (Hicrî:41-132; M.662-750)

    Dört Büyük Halîfe'den sonra ve Abbâsilerden önce müslümanları idâre eden İslam halîfeleri Emevîlerdir.
    Dört halîfe devrinden ve Hz.Ali'nin oğlu Hz.Hasan'ın altı aylık hilâfetinden sonra Hz.Muâviye (R.A.) halîfe oldu (Hicri 41). O'ndan sonraki halîfeler Beni Ümeyye soyundan geldiği için bu İslam devletine, Emevî Devleti denildi. Bu devlet zamanında, 14 halîfe gelip geçti.
    Hz.Muâviye (R.A.), Eshâbı Kirâm'ın büyüklerinden olup Peygamber Efendimiz'in kayınbirâderi ve aynı zamanda vahiy kâtibi idi. Hz.Muâviye zamanında iç huzursuzluklar giderildi. İslam orduları fetihlerine devam etti ve Sicistan, Afganistan ve Semerkand'ı fethetti. M.671 senesinde Kûfe ve Basra'dan 50.000 kişi, Merv başta olmak üzere Herat, Tus, Nişâbur ve Belh şehirlerine yerleştirildi. Böylece Türkistan'a karşı girişilecek fetihlerde de baş rolü oynayacak olan Horasan vilâyeti kuruldu.
    Diğer yandan Anadolu üzerine seferler düzenlendi. İslam orduları Erzurum'u ele geçirip İstanbul'u kuşattı. Doğuda ise Mâverâünnehir'e ve Hindistan'a ulaşıldı. Hicrî 50 (M.669-670) senesinde, Hz.Muaviye (R.A)'ın oğlu Yezid kumandasındaki bir ordu tarafından, İstanbul yaz boyunca muhâsara altına alındı. Kış mevsiminin yaklaşması üzerine kuşatma kaldırılarak bir antlaşma yapılıp Suriye'ye dönüldü.
    Bu sefer esnâsında, Peygamber Efendimiz'in Medîne'ye ilk gelişinde, evinde müsâfir olduğu Hz.Hâlid ibn-i Zeyd Ebâ Eyyûb'el Ensârî de şehîd oldu ve surların dibine defnedildi. Bu sahâbi, Hz.Peygamberimizin bütün harplerine katılarak O'nun bayraktarlığını yapmıştı. İstanbul'un fethinden sonra Fâtih Sultan Mehmed Han'ın hocası ve üstâdı Akşemseddin Hazretleri tarafından mezârı keşif sureti ile bulunarak, yanına bir câmi ve türbe yaptırıldı.
    Hz.Muâviye zamanında donanmaya da büyük önem verildi. Akdeniz'e açılan Emevî donanması Girit, Sicilya, Kıbrıs ve Rodos adalarını zaptetti. Ayrıca Kuzey Afrika fethedildi. İçteki isyanlar ve haricî fitnesi def'edilip ortadan kaldırıldı.
    Emevî devleti Sokdiyâna'dan Cezâyir'e kadar uzanan huzurlu bir devlet hâlinde iken, Hz.Muâviye vefât etti. Vefâtından sonra yerine oğlu Yezîd geçti. Yezîd babasının halîfeliği sırasında iki def'a hac emirliği ve Bizans'a karşı yapılan gazâlarda kumandanlık yapmıştı. Hz.Muâviye (R.A.), oğlu Yezîd'i kendisine velîaht tâyin etmişti.
    Yezid zamanında, Hz.Hüseyin (R.A.)'ın Kerbelâ'da şehîd edilmesive Abdullah ibn-i Zübeyr (R.A.)'ın Mekke'de halîfeliğini îlân etmesi, iç mes'elelerin en önemlilerindendir. Buna rağmen Yezîd'in dört senelik saltanatında İslam orduları, Buhârâ ve Harezm'i fethettiler. Yezid tarafından kumandanlığa ta'yin edilen Ukbe bin-i Nâfi, Kuzey Afrika'nın tamâmını fethederek önüne Atlas Okyanusu çıkınca atını denize sürüp "Allâhım! önüme şu uçsuz bucaksız deniz çıkmasaydı senin ismini daha ötelere götürürdüm." demiştir.
    Yezîd'in vefâtından sonra yerine oğlu II.Muâviye geçti. Fakat aynı sene vefât etti. Sonra yerine Mervan ibn-i Hakem seçildi. Daha sonra yerine oğlu Abdülmelik geçti. Abdülmelik, Emevî iktidarını bütün İslam âlemine kabul ettirmede kendisine iki yardımcı buldu. Bunlardan biri Mühellep diğeri ise Haccâc ibn-i Yûsuf'dur.
    Haccac, önce devlet içinde başgösteren isyanları bastırdı. Türkistan ve Sind sınırlarına gönderdiği ordular, yeni fetihlerle Hind topraklarına dayandı. Türkeş (Türgiş) devletine bağlı Rudbil beyliği, Emevîlere boyun eğdi. Bu, Türklerin İslâmlaşması hakkında ilk hamle oldu. Haccaac, buradaki Türklerden bir kısmını Basra ve Kûfe taraflarına yerleştirdi.
    Hicrî 75 (M.694) senesinde Haccâc, Hicaz ve Irak vâlisi oldu. Haricîleri arka arkaya vurduğu darbelerle kahreden Haccac, büyük bir üne kavuştu. Hâricîlerin belli başlı reislerini öldürdü. Böylece Ehli Sünnet'e büyük hizmeti oldu. Arap olmayan milletlerin müslüman olmaları ve dillerinin başka olması, Kur'ân-ı Kerîm'e nokta ve hareke konması ihtiyacını hissettirdi. Haccac, Hicrî 95 senesinde İslam âlimlerinden Ebül Esved ed Düelî'ye, Kur'ân-ı Kerîm'in yanlış okunmasını önleyecek ilk nokta ve işâretleri mushaflara koydurttu.
    Haccâc, güzel konuşur, nükteli sözleri severdi. Hutbeleri Arap Edebiyâtının şâheserleri arasında yer aldı.
    Abdülmelik'ten sonra oğlu Velîd halîfe oldu. Bilâhere Velîd'in kardeşi Süleyman halîfe oldu. Bunun zamanında, Kaşgar ve Pencap İslam orduları tarafından fethedildi. İstanbul ikinci defa kuşatıldı. Peygamber Efendimiz'in kabri şerîfi ve mescidi yeniden yapıldı. Şam da Emevî câmii inşaa edildi.
    Daha sonra İkinci Ömer diye anılan Ömer ibn-i Abdülaziz halîfe oldu. Bu zât çok âdildi ve halk tarafından çok sevilirdi. Zamanında hadîsi şerifler tedvîn edilip, tasnifine başlandı. Haraç ve cizye vergileri belli esaslara bağlandı. 41 yaşında iken kölesi tarafından zehirlendi. Yerine Yezîd ibn-i Abdülmelik geçti. Gerek Yezîd ibn-i Abdülmelik ve gerekse kendinden sonra halîfe olan Hişam ibn-i Abdülmelik devirleri, Emevîlerin en parlak zamanlarını teşkil eder. Bu devirde Türkler, akın akın gelerek müslümanlıkla şereflendiler.
    Son Emevî Halîfesi Mervan zamanında çıkan karışıklıklar, devletin gücünü sarstı. Bu arada Eb'ul Abbas Irak'ta halîfeliğini îlân etti. Mervan, Eb'ul Abbas ile yaptığı mücâdelede öldürülünce Emevî devleti yıkılarak yerine Abbâsi devleti kuruldu.
    ENDÜLÜS EMEVÎ DEVLETİ (Hicrî:138-422; M.756-1031)

    Emevi halîfesi I.Velid zamanında Ceziret-ül Hadrâ (Yeşil Ada) denilen Endülüs'ün (bugünkü İspanya'nın) fethi için Târık bin Ziyad komutan ta'yin edildi. Târık bin Ziyad, Akdeniz'i Atlas Okyanus'una bağlayan boğazdangemilerle geçerek Buhayra denilen yerde Vizigot Kralı Rodrig'le karşılaştı. Burada Târık bin Ziyad, askerlerine şöyle bir hitâbede bulundu:
    "Askerlerim! Görüyorsunuz ki, arkanızda deniz, önünüzde düşmanlar var ve kaçacak hiç bir yeriniz yok. Vallâhi sabır ve sebattan başka yapacağınız hiç bir şey de yok... En ucuz malın can olduğu bu pazara sadece sizi sürmüyor, bil'akis önce kendi canımdan başlıyorum. Canınızı düşünerek benden yüz çevirmeyiniz. Siz de benden daha fazla zorluğa katlanmayacaksınız. Sizin payınıza da bana düşenden daha fazlası düşmeyecek. Hepimiz aynı kaderi paylaşıyoruz..."
    Onun bu hitâbesi askerlerinin îmanlarını kuvvetlendirdi, morallerini yükseltti. Neticede sarsılmaz bir îman gayreti içinde Vizigotları yenerek burayı fethetti (M. 711). Daha sonra Emevi devleti M.750'de yıkılıp yerine Abbasi devleti kurulunca Ümeyye oğullarından
    Abdurrahman bin Muâviye Endülüs'e kaçarak burada bağımsız Endülüs Emevi Devleti'ni kurdu. Bu devlet de 284 sene hüküm sürdü. Ordu güçlendirildi. Tarım ve sanayi gelişti. Büyük bir ticâret filosu kurularak İstanbul'a kadar ticarî münâsebetler geliştirildi. Bu arada câmiler, yollar, şehir etrafındaki surlar yaptırıldı.
    Endülüs Emevîleri,
    Endülüs Emevileri, III.Abdurrahman devrinde halîfeliğini îlan ederek siyasi yönden Abbasilerden tamamen ayrılmış, müstakil bir devlet olmuştur. Bu devlet III.Abdurrahman ve bundan sonraki devirlerde siyâsî, iktisâdî ve fikrî üstünlüğün zirvesine ulaştı. Hıristiyan orduları hezîmete uğratılarak, büyük fetihler yapıldı. Endülüs Emevîleri, İslam dînini İspanya'dan Avrupa'ya soktu. Fas, Kurtuba ve Gırnata Üniversitelerini kurup batıya ilim ve fen ışıkları saldı. Hıristiyanlık âlemini uyandırıp, bugünkü müsbet ilerlemenin, birçok ilimlerin ve bilhâssa tıp ve astronomînin temelleri atıldı.
    Böylece dünyâya fen ve teknik, Endülüs müslümanları tarafından yayılmış oldu. Fen ve teknik, Endülüs müslümanlarından Fransa'ya, oradan Almanya'ya, oradan da Amerika'ya intikal etmiştir.
    Endülüs Emevîleri, son zamanlarda İslam ahlâkı ve ehli sünnet îtikadından ayrıldıkları ve taklitçiliğe daldıkları için zayıfladılar. Önceki kazandıkları zaferler artık hayal oldu. Son halîfe III.Hişam vezirlerinin isyanı ile tahttan indirildi, halîfelik kaldırıldı, devletin yönetimi Meşveret Heyeti denen bir meclis tarafından yürütülmeye başlandı. Kısa zaman sonra devlet parçalandı ve yıkıldı. Yerine bir çok küçük devletler kuruldu. Bunlardan en önemlisi ise Ben-i Ahmer devleti idi.
    BEN-İ AHMER DEVLETİ (Hicrî:631-898; M.1233-1492)

    Endülüs Emevî Devleti yıkıldıktan sonra Endülüs'de Hicrî: 631 (M.1233)'de başkenti Gırnata olan Ben-i Ahmer devleti kuruldu. Bu devlet de Endülüs Emevileri gibi ilim, fen alanında çok ileri gitmiş, devrin en yüksek ilim merkezleri olan şehirler kurmuştur. Bunlardan en önemlisi olan Gırnata şehri El Hamra Sarayı'nda devrinin en büyük kütüphânesini kurmuştur. Bu devlet uzun zaman Hristiyan istilâsına karşı durabilmiş ise de katolik Argonya kralı Ferdinand ile Kastilya kraliçesi İzeballa evlenerek Müslümanlara karşı güç birliği yaptılar. Bunlara karşı koyamayan Endülüs Ben-i Ahmer devletinin son hükümdarı Abdullah-is-Sağîr, Osmanlı hükümdarı II.Bayezid'den yardım istemiş ise de II.Bayezid, Cem Sultan meselesi ve yeterli donanması olmaması sebebiyle bu ülkeye yardım edemedi. Abdullah-is-Sağîr Hristiyan krallarla bir anlaşma yaparak teslim oldu. Akdedilen muâhede ve teslim şartlarına göre Müslümanlara fena muamele edilmeyecek idi. Ancak bu şartlara iki hafta uyuldu. Daha sonra Müslümanlara yapılmadık ezâ ve cefâ kalmadı.
    Cihadı terk ederek, kalleşce vâsıtalarla zevk, sefâ ve saltanat sürmek sevdasına kapılan Endülüs Emevî Devleti'nin son hükümdarı Abdullah-is-Sağîr, memleketini düşmanlara kaptırarak anası ve maiyyetiyle birlikte kaçıp Gırnata'dan uzaklaşırken, son olarak şehri ebediyyen gözden kaybettirecek bir yol dönemecinde, bir virajda arkasına dönüp, yâdellere kaptırdığı şehre bir kere daha bakmak arzusunu da yenemedi. Döndüğü zaman o manzarayı görüyordu ki; batmak üzere olan ikindi güneşinin ışıkları muhteşem şehrin altın yaldızlı kubbelerini, Elhamrâ Sarayı'nın saçaklarını tutuşturmuştu. Terkedilmiş koca mâmûre, ışıkla altının, servetle debdebenin kucaklaşması içinde ufka serilmiş, yatıyordu. Bu câzip ve kendisi hakkında tecelli eden hazîn manzara karşısında Abdullah-is-Sağîr gözyaşlarını tutamadı, hıçkıra hıçkıra ağlamağa başladı.
    Yıllarca oğlunu gaflet uykusundan bir türlü uyandıramamış olan anası, onun bu gözyaşları önünde isyan etti ve nihâyet târihe mâl olup kalan şu meşhur sözünü söyledi: "Ağla utanmaz ağla. Erkekçesine vatanını, dînini, müdâfaa ve muhafaza etmeyenlere, kadınlar gibi ağlamak yaraşır."
    Müslüman memleketlerini işgal eden hıristiyanlar, Haçlı taassubu ile İslam kültür ve medeniyetinin en güzel yerlerinden biri olan Endülüs'ü yakıp yıktılar. Sanat harikası câmileri tahrip ettiler. Beşyüz bin el yazması eser Ferdinant tarafından meydanda yakıldı. Böyle ilim düşmanları târihte pek nâdir görüldü. Hristiyanlık buraya zâlimlik ve barbarlık âfeti olarak girdi. Zâlimlikte ellerinden geleni bırakmadılar. Zamanla Endülüs'ün tamamına hâkim olan hıristiyanlar, kendi dinlerinden olmayan herkesi hıristiyan olmaya zorladılar. Kabul etmeyenleri öldürdüler. İslam kültürüne âit herşey yok edilmeye çalışıldı. Müslüman olduğunu hissettirenler, bir kelime de olsa Arapça kullananlar, şiir söyleyenler, eski âile adlarını taşıyanlar, millî ve dinî kıyafetler giyenler, hatta hamama gidenler bile yakalandıkları gibi kürek cezası, zindan, sürgün ve diri diri yakılmak gibi cezâlara çarptırıldı. Dînî lider Başpiskopos Kiminez, halk arasına hafiyeler saldı. Eşsiz bir hazîne olan kütüphânelerdeki ve evlerdeki kitapları toplatarak bir odun yığını gibi meydanlarda yaktırdı. Bir milyon ciltten fazla eser yakıldı, tahrip edildi.
    ABBÂSİLER (Hicrî:132-922; M.750-1517)

    Abbâsiler; Peygamber Efendimiz'in amcası Hz.Abbas (R.A.)'ın neslinden geldikleri için bu isimle şöhret bulmuşlardır. Emevîlerden sonra ortaya çıkan Abbâsî halîfeliği 767 sene devam etmiştir.
    Son Emevî halîfesi Mervan'ın öldürülmesiyle Emevî devleti yıkılmıştı. Bu arada Ebûl Abbas'ın, Irak'ta halîfeliğini îlân etmesiyle Abbâsî devleti kurulmuş oldu. Ebûl Abbas'ın halîfeliği Endülüs hariç bütün İslam ülkelerinde kabul edildi. O'nun zamanında, iç isyanların hepsi bastırıldı.
    Yerine geçen oğlu Mensur, Bağdat şehrini kurup başkent yaptı. Mensur'un vefâtı üzerine yerine oğlu Mehdî geçti. Mehdî dönemi devletin kuvvetlendiği, ticâret emniyetinin sağlandığı, mahkemelerin kurularak adâlet işlerinin müesseseleştirildiği bir dönem oldu. Mehdî ölünce yerine oğlu Hâdî halîfe oldu.
    Halîfe Hâdî'nin M.786 senesinde vefâtı üzerine yerine geçen Hârun Reşid zamanı ise Abbâsîlerin en parlak devri olmuştur. İslam orduları Hindistan'dan Atlas Okyanusu'na, Kafkaslardan Orta Afrika'ya kadar fetihler yapmışlardı. Bu dönemde, İlim ve sanat erbabına her türlü imkan sağlanmış ve Bağdat dünyânın en meşhur şehirlerinden biri olmuştu.
    Bu durum, Avrupalıların dikkatini celbetmiş ve halîfe ile krallar arasında elçiler teâtî edilmiştir. Bir ara Hârun Reşid, Fransa kralı Şarlman'a bir çalar saat hediye etmişti. Saatin kendi kendine çaldığını gören Avrupalılar çok hayret etmişlerdi. Hatta içinde şeytan var diyerek câhilliklerini bile ortaya dökmüşlerdi.
    Hârun Reşid'den sonra gelen halîfeler zamanında, iç karışıklıklar yüzünden devlet idâresi iyice zayıfladı. Kuzey Afrika'da ortaya çıkan şiî Fatımîler, Mısır'da Devlet kurdular. İranlı ve şiî bir hânedan olan Büveyhîler Bağdat'ı işgal ettiler. Bu sırada İran'da güçlü bir devlet kuran Türk Selçuklu hükümdarı Tuğrul Bey, Bağdat'a girerek hilafeti şiî tahakkümünden kurtardı.
    Selçuklulardan sonra Cengiz'in torunlarından Hülâgû, M.1258 senesinde İslam memleketlerine saldırarak Bağdat'ı kuşattı. Çaresiz kalan halîfe Mu'tasım, veziri ibn-i Alkamî'nin tesiriyle teslim oldu. Hülâgû, halîfeyi yanındakilerle birlikte idam ettirdi.
    Dünyâ târihinde en büyük tahribâtı yapan Hülâgû, 400.000'den fazla müslümanı kılıçtan geçirdi. Mescidler ve medreseler yerle bir edildi. Milyonlarca dînî ve ilmî eserler yakılarak Dicle nehrine atıldı. Mezhepsiz ve iki yüzlü olan vezir Alkamî ise o sene zillet içinde öldü.
    Hülâgû'nun zulmünden kaçan 35. Abbâsi Halîfesi Zâhir'in oğullarından Ebu-l Kâsım Ahmed, Mısır'da halîfe tanındı. Nihâyet Yavuz Sultan Selim Hân'ın Mısır'ı fethetmesiyle son Abbasî halîfesi III.Mütevekkil, kendi arzusuyla hilâfeti Yavuz Sultan Selim Hân'a teslim etti (H.922, M.1517).

  4. #14

    OSMANLI DEVLETİ (OSMANLI İMPARATORLUĞU)

    Osmanlılar (Hicrî: 699-1340; M.1299-1922)
    Osmanlılar, Oğuzların Kayı boyuna mensupturlar. Orta Asya'dan göç ederek diğer Oğuz beyleriyle birlikte şimdi İran hudutları dahilindeki Horasan'ın Mahan bölgesine yerleştiler. Önce Selçuklular sonra Harzemşahlar devletinin idâresi altında yaşadılar. Târihte Moğol-Tatar istilâsı olarak bilinen Cengiz'in ordularına karşı Harzemşahlar saflarında büyük hizmetler yaptılar. Harzemşahlar devletinin yıkılmasıyla Moğol-Tatar istilâsından kaçarak 50.000 kişiyle Anadolu'ya gelip Anadolu Selçuklu Devletine sığındılar.
    Kabîle reîsi olan Süleymanşah, Ca'ber kalesi yakınında Fırat nehrinden geçerken boğuldu. Süleymanşah'ın vefâtından sonra kabîlesi dağıldı. Dört oğlundan biri olan Ertuğrul Gâzi, dağılan aşîretlerden birine reis oldu. Ertuğrul Gâzi, içlerinde kardeşi Dündar Bey'in de bulunduğu, kendisine bağlı 400 çadır (âile) ile batıya doğru hareket etti. İleride Osmanlı Devleti'ni meydana getirecek olan bu aşîret Sivas yakınlarında Yassıçemen denilen yerde konakladıkları sırada, Selçuklu ordusu ile büyük bir ordunun muhârebesine şâhid oldular. O esnâda Selçuklular mağlup durumda idi. Gâlip tarafa yardım edelim diyenler olmuşsa da Ertuğrul Gâzi; "Bu, yiğitlik ve mertlik esaslarına sığmaz" dedi ve «Allah, Allah» diyerek savaşmakta olan zayıf ve mağlup tarafa yardım etmeği uygun buldu. Böylece yenilmekte olan Selçukluların yardımına koşarak gâlip gelmelerini sağladılar. Bunun üzerine Selçuklu hükümdarı Sultan Alaeddin Keykubat, onları taltif için Ankara yakınlarında Karacadağ yöresini ıkta olarak verdi. Ertuğrul Gâzi, aşîretiyle önce buraya, Kösedağ savaşından (M.1243) sonra da Söğüt'e yerleşti.
    Ertuğrul Gâzi, bir gece Söğüt'te Şeyh Edebâli'ye müsâfir olduğunda, kendisine i'zaz, izzet ve ikram edildikten sonra istirahat etmesi için hazırlanan odasına götürüldü. Odanın raflarındaki kitapları görünce, ümmî bir aşîret reîsi olan Ertuğrul Gâzi, bu kitapların ne olduğunu sordu.
    Kendisine; "Bunlar Allâhü Teâlâ'nın, Peygamber Efendimiz Hazretlerine semâdan indirdiği Kur'ân-ı Kerim ve tefsirleridir. Cenâb-u Hak bütün şer'i emirlerini O'nda beyân etmiştir. İçinde, Cenâb-u Hakk'ın kullarına emirleri, yasakları, hükümleri olan Allah Kelâmıdır." diye cevap verildi.
    İstirahat etmesi için yanından ayrılındığında, Ertuğrul Gâzi, Allah Kelâmı'nın bulunduğu bir odada uzanıp yatmaktan hicab duyarak uyumadı. Abdest alıp namaz kıldıktan sonra el bağlayıp Kur'ân-ı Kerîm'e yönelerek, hürmeten sabaha kadar ayakta durdu. Uzun gecenin seherinde ayakta uyuklayınca bir rü'yâ gördü.
    Rü'yasında «Bağrında bir ağacın bittiğini, kısa zamanda dallanıp, yeşerip gölgesinin bütün dünyâyı kapladığını görmüş, âlem-i mânâda kendisine Mevlâi Zülcelâl tarafından; "Sen benim kitâbıma bu kadar ihtiram ve ta'zimde bulundun, Ben de senin evlâdını kıyâmete kadar dâim olacak bir saltanat ile tekrim ettim." diye hitap gelmişti.» Böylece kendisine, o gece Cenâb-u Hak tarafından dünyâya ilim, irfan ve medeniyet saçacak bir saltanatın anahtarı verilmişti. Kendisi ve ayrıca oğlu Osman Gâzi de bu ve buna benzer daha bir çok rü'yâlarla tebşir edilmişlerdir.
    Târihcilerin, Osman Gâzi tarafından kurulan ve ona izâfeten "Osmanlı Devleti" adı verilen bu büyük devlet hakkındaki ortak fikirleri özetle şöyledir:
    Türk ve İslam Târihinin en muhteşem devri Osmanlıların eseridir. Onlar, millî ve İslâmi mefkûrelerinin dâhiyâne terkibi, siyâsî istikrar ve ictimâî adâletleri sâyesinde üç kıtanın ortasında ve Akdeniz havzasında, beşer târihinde nizâm-ı âlem dâvasının en kudretli temsilcileri olmuşlardır.
    Osmanlı hânedânı, dünyâda hiç bir âileye nasip olmayan büyük ve dâhî pâdişahları birbiri ardından yetiştirmekle, bu devlete yalnız en büyük hayâtiyeti bahşetmedi. Onu millî, İslâmî ve insânî idealller çerçevesinde miletin kalbini kazanarak cihan hâkimiyeti düşüncesinin de en sağlam teşkilâtı haline getirdi. İslam dîninin, beşeriyeti saâdete, adâlete ve insanlığa eriştirmek için îlân ettiği yüksek esaslar ve dünyâ nizâmı mefkûresi, Eshâbı Kiram ve Tâbiîn'den sonra en ileri derecesine Osmanlı devrinde ulaşmıştır.
    Osmanlı sultanları ilmi ve ilim adamlarını, memleketlere sâhip olmaktan üstün tuttular. Kemal sâhibi ilim erbâbını dâimâ takdir edip onlara rağbet gösterdiler. Pâdişahlar, savaşta ve barışta, kânunların düzenlenmesinde, dînin bildirdiği hükümlere sâdık kalmakla yükselip kuvvetlendiler. Her işlerinde âlimlerle istişârede bulundular. Devlet nizamlarının hazırlanıp düzenlenmesini ve teftişini onlara havâle edip, idârî mes'ûliyetlere onları da dâhil ettiler. Bunun için Osmanlı Devletinde ulemâ sınıfı, hürmetli bir mevkîde idi. Bu yüzden korkutmaya dayanmaktan çok, adâleti yerleştiren kânunlar yapıldı.
    1- Osman Gâzî; Hükümdarlığı: M.1299-1326
    Ertuğrul Bey'in vefâtı ile, H.680 (M.1281) yılında aşîretin başına oğlu Osman Gâzî geçti. Osman Gâzî, Hicrî 699 (M.1299) yılında müstakil Osmanlı Devletini kurdu. Osman Gâzi, İslam dîninin esaslarını, Türk örfünü, teşkilat ve müesseselerini safha safha yerleştirip, mükemmelleştirdi. Teşkilat ve müessesesini kurarken İslam dîninin farzlarından cihat emrini de yerine getiriyordu. Devamlı genişleyip, teşkilâtlanan Osmanlıyı ortadan kaldırmak isteyen Bizans Kayserinin Osman Gâzi üzerine gönderdiği orduyu M.1301'de İznik'in kuzey doğusundaki Koyunhisar Kalesi mevkiinde göğüsledi ve yapılan muharebede muzaffer oldu. Osman Gâzi babasından devraldığı 4800 km²lik topraklarını 16.000 km²ye çıkardı.
    Osman Gâzi, az sayıdaki aşîret kuvvetleriyle Bizans ordusunu ve tekfurlarını üst üste mağlup edip, zaferler kazanan üstün bir kumandandı. Dünyânın en uzun ömürlü hânedânını ve dünyânın en büyük devletlerinden birini kurdu. Osman Gâzi kurduğu hânedanla; üç kıta, yedi iklim, her çeşit ırk, dil, din, mezhep, fikir, kültür ve medeniyetteki insanı bünyesinde Osmanlı adı altında toplayan, Kurân-ı Kerîm, Hadîs-i Şerif ve İslam âlimlerince övülen mânevî hizmetlerin mîrascısı ve idârecilik vasfının 13.yüzyıldan 20.yüzyıla kadar nesillere intikalcisidir. Osmanlı Devleti, şer'î meselelerini, kuruluşundan îtibâren Hanefî mezhebi hükümlerince halletti. Kazâ merkezlerine, şehirlere tâyin edilen Kadılar, Hanefî mezhebine göre karar verirlerdi. Osman Gâzi zamanında askerî teşkilat Oğuz töresine göre olup, aşîret kuvvetlerine dayanıyordu.
    2- Orhan Gâzi; Hükümdarlığı: M.1326-1359
    Osman Gâzi'nin vefâtından sonra yerine oğlu Orhan Gâzi geçti. Orhan Gâzi, Türklerin Rumeli'ye geçişini kolaylaştırdı ve ilk devlet teşkilâtını kurdu. Osmanlılar tarafından yaptırılan ilk camiyi M.1333-1334 târihlerinde İznik'te Orhan Gâzi yaptırdı. Bursa medresesini kurdu. İlk "Sultan" lakabı da onun zamanında kullanıldı. İlk Osmanlı parası onun zamanında basıldı.
    3- Sultan I.Murad; Hükümdarlığı: M.1359-1389
    Orhan Gâzi'nin oğlu olan Sultan I.Murad zamanında Osmanlılar Avrupa'da yerleştiler ve te'sir sâhaları bütün Balkanları içine alan bir genişliğe erişti. Osmanlıları Balkanlardan atmak üzere Sırp, Bosna, Macar, Ulah, Arnavut, Leh ve Çek kuvvetlerinden teşekkül eden büyük Haçlı kuvvetlerinin, M.1389'da Kosova'da yok edilmesi, Türk Târihinin mühim hâdiselerinden olup örnek imhâ hareketlerinden biri olarak târihe geçti. I.Kosova Meydan Muhârebesi'nde bir sırplı tarafından şehid edilen Sultan Murad Hüdavendigar'ın son sözleri şunlar olmuştur: "İslâmın muzafferiyeti benim şehit olmama bağlı ise, şahâdet şerbetini nasib buyurmasını Cenâb-u Hak'dan duâ ve niyaz etmiştim. Duam kabul buyruldu. Hazreti Allâha hamd ve senâ olsun ki İslam askerlerinin zaferini gördükten sonra hayâtım sona ermektedir. Oğlum Bayezid'e bîad ediniz. Sakın esirleri incitmeyiniz. Mal ve canlarına tecâvüz etmeyiniz. Ben artık sizleri ve muzaffer ordumuzu Cenâb-u Hakk'a emanet ediyorum. Mevlâ, devletimizi bütün fenalıklardan korusun!"
    4- Sultan Yıldırım Bayezid; Hükümdarlığı: M.1389-1402
    Sultan I.Murad'dan sonra yerine oğlu Bayezid Han tahta çıktı. Cesâreti ve savaş anında fevkalâde sür'atli hareketi yüzünden "Yıldırım" lakabıyla anılan Bayezid Han'ın ömrü İslâmiyeti yaymakla geçti. Türklüğün ve İslâmiyetin Rumeli'de yerleşmesini sağladı Niğbolu Muhârebesi'yle Haçlıları mağlup etti. Haçlıların gâyesi Osmanlıyı Avrupa'dan hatta Anadolu'dan atarak Kudüs Krallığı'nı yeniden kurmaktı. Büyük bir kumandan olan Yıldırım Bayezid 13 yıl gibi kısa bir sürede babasından devraldığı 500.000 km² lik ülkeyi 942.000 km² ye ulaştırdı. Yıldırım Bayezid Han'ın Ankara Savaşı'nda Timur'a esir düşmesi ve çok geçmeden de esaret hayâtına dayanamayarak kederinden vefat etmesi üzerine şehzadeler arasında taht kavgaları başladı. Osmanlı Târihinde M.1402-1413 yılları arasında geçen bu zamana "Fetret Devri" denilmektedir.
    5- Sultan Çelebi Mehmed; Hükümdarlığı: M.1413-1421
    Yıldırım Bayezid Han'ın oğulları arasında süren taht kavgaları sebebiyle başsız kalan devleti, oğullarından Çelebi Mehmed toparladı ve Osmanlı birliğini yeniden sağladı. Bu bakımdan kendisine Osmanlı İmparatorluğu'nun ikinci kurucusu gözü ile bakılır.
    6- Sultan İkinci Murad; Hükümdarlığı: M.1421-1451
    Sultan Çelebi Mehmed'in vefatından sonra oğlu II.Murad tahta geçti. Kahramanlığı yanında bir gönül adamı olan Sultan II.Murad Han, Varna ve Kosova'da Haçlılara karşı giriştiği mücâdelede Türk Târihine altın harflerle geçen iki büyük zafer kazandırdı. Sırp despotluğunu ortadan kaldırdı.
    7- Fâtih Sultan Mehmed; Hükümdarlığı: M. 1451-1481
    II.Murad Han'ın vefatından sonra yerine oğlu Fâtih Sultan Mehmed Han tahta geçti. Peygamber Efendimiz'in sekizyüz küsür sene önce buyurduğu ve "İstanbul mutlaka fetholunacaktır. Onu fetheden emîr (hükümdar) ne güzel emîrdir ve onun askeri ne güzel askerdir." diye verdiği mu'cizevi müjdeye ve Fahri Kâinât'ın medhü senâsına mazhar oldu ve yıkılmaz zannedilen Bizans'ı yıktı. İstanbul'u fethetti (Hicrî.857, M.1453). Böylece "Ortaçağı" kapatıp "Yeniçağı" açtı.
    Fatih Sultan Mehmet Han, fetihten sonra beyaz at üzerinde ve muhteşem bir alayla Topkapı'dan şehre girdi. Onun askerleri, kendisini Şehremini'nde tebrik ederek; "Seni tebrik ederiz ey Sultânımız! Peygamber Efendimiz'in medhü senâsına nâil oldun." dediklerinde O da; "Ben de sizi tebrik ederim ey askerim!" diye tebrikleştikten sonra atından inip yerde şükran secdesine kapandı. Sonra doğruca Ayasofya Kilisesi'ne gitti. Burayı câmiye çevirdi ve ilk cuma namazını burada kıldı. Kıyâmete kadar câmi olarak kalmasını istediği bu muhteşem mâbed için mükemmel bir vakfiye yazdırttı. (1127 sene kilise, 481 sene de câmi olarak kullanılan Ayasofya, 1934'de maalesef müze hâline getirildi.)
    Fatih Sultan Mehmed Han'ın sâdece dünyânın incisi olan İstanbul'u Türk milletine hediye etmesi, bu milletin ebediyyen O'na minnettar olması için yeter de artar bile. Dünyâ Târihinin akışını değiştiren, çağ kapayıp çağ açan Fâtih Sultan Mehmed Hân, târihin kaydettiği eşsiz hükümdarlardan ve müstesnâ kumandanlardan olup ömrü üç kıtada Allâhü Teâlâ yolunda cihad etmekle geçti.
    Fatih Sultan Mehmet Han Trabzon seferindeyken, Zigana dağlarını yaya geçmek zorunda kalarak büyük sıkıntılarla karşılaşmıştı. Sefer sırasında yanında bulunan Uzun Hasan'ın annesi, onun çektiği eziyetleri görerek, seferden vazgeçirmek maksadıyla; "Ey oğul! Bir Trabzon için bunca zahmet değer mi?" deyince,
    Yüce hâkan Hz.Fatih'in; "Hey ana! Bu zahmet din yolunadır. Zahmeti ihtiyar etmezsek bize gâzi demek yalan olur" şeklinde verdiği bu cevap çok dikkate şâyandır.
    Fatih Sultan Mehmet Han devrinde İstanbul, ilim ve medeniyette dünyânın en yüksek bir merkezi hâline geldi. Fatih'in ilme olan hizmetlerinin en açık işâretleri; hiç şüphesiz câmilerin etrafında yaptırdığı ilim ve irfan yuvaları olan medreselerdir.
    8- Sultan İkinci Bayezid; Hükümdarlığı: M.1481-1512
    Fatih Sultan Mehmet Han'dan sonra yerine oğlu II.Bayezid tahta geçti. Dînine çok bağlı olduğu için kendisine Bayezidi Velî denildi.
    9- Yavuz Sultan Selim; Hükümdarlığı; M.1512-1520
    Sultan II.Bayezid Han'dan sonra yerine oğlu I.Selim tahta geçti. Yavuz Sultan Selim Han'ın en büyük niyyet ve arzusu, İslam birliğini sağlamaktı. "Biz, Allah tarafından memur olmadıkça bir sefere gitmeyiz." diyen Yavuz Sultan Selim Han, M.1512 de ilk seferini Şiî Şah İsmâil üzerine yaptı. Yavuz bu seferinde Şah İsmâil'i bertaraf etmekle kalmadı, 220.000 km²'lik bir toprağı da Osmanlı topraklarına kattı.
    Yavuz Sultan Selim Han, ulemânın fetvâsı üzerine, ikinci seferini mülhid Safevîlerle işbirliği yapan Mısır üzerine yaptı. Mercidâbık muhârebesinden sonra, Halep Ulu câmiindeki ilk cuma namazında hutbeyi, Sultan Selim nâmına okuyan hatip, Yavuz Sultan Selim Hân için "Hâkim-ül-Harameyn-iş-Şerîfeyn" deyince, Pâdişah oturduğu yerden fırlayıp hemen müdâhale ederek, "Yok! yok! hâkimi değil hâdimiyim" deyip "Hâdim-ül-Harameyn-iş-Şerîfeyn" diye düzelttirtmiştir.
    Göz yaşlarını tutamayan Sultan Selim, Peygamber Efendimiz'in meşru halîfesi olmanın sevinci ile oturduğu yerdeki seccâdeyi kaldırarak, alnını câminin mermer zemînine değdirmek suretiyle, şükran secdesine kapanmıştır.
    Yavuz Sultan Selim Han, kendi zamanına gelinceye kadar hiçbir hükümdarın göze alamadığı bir işi yapmıştır ki, koskoca Sina Çölü'nü 13 günde geçmiştir (II.Cihan Harbinde Almanlar yeni tekniğin verdiği imkanlarla dahi bu çölü ancak 11 günde geçebilmişlerdir.). Yavuz Sultan Selim Han, saltanatını parçalamak isteyenlere karşı "Bana bu dünyâ dar geliyor." diyen ve cihan hâkimiyetini elinde toplayan çok kudretli bir sîmadır.
    Ridâniye Muhârebesi sonunda Kudüs, Medîne ve Mekke'nin Osmanlıya geçmesi, Kâhire ve Mekke'de bulunan Emânâtı Mukaddese'nin İstanbul'da Topkapı Sarayı'na taşınması ve bunlar için Hırka-i Şerif dâiresinin yapılmasıyle, Sultan Selim'in halîfe sıfatı tamamlanmıştır. Böylece hilâfet Abbâsilerden Osmanlılara geçmiştir (M.1517).
    10- Kânûnî Sultan Süleyman; Hükümdarlığı: M.1520-1566
    Yavuz Sultan Selim Han'dan sonra yerine oğlu Kânûnî Sultan Süleyman Han tahta geçti. İkinci Osmanlı halîfesi olan Kânûnî, gerek yaptığı kânunlar gerekse kânun ve nizamlara gösterdiği fevkalâde riâyet yüzünden, «Kânûnî» ünvanıyla yâdedilmiştir. Kendisine Kânûnî denmesi yeni kanunlar icad etmesinden değil, mevcut kanunları yazdırtıp çok sıkı şekilde tatbik etmesinden dolayıdır. Bütün dünyâ servetleri hediye diye ayağına kadar getirilen, bir savaşla bir devleti ortadan kaldıran, dünyânın bütün devlet başkanlarına emirlerini dikte ettiren bir pâdişahtı. Garplılar O'na «Muhteşem Süleyman» adını veriyorlardı. Ama o, kendinden çok devletine ve milletine ihtişam verdi. Bu devirde devletin iktisadi vaziyeti çok yüksek seviyeye ulaştı. Büyük bir devlet adamı olmasının yanında ayrıca ünlü bir şairdi. Meşhur şiirlerinden birisi şudur:
    Halk içinde mûteber bir nesne yok devlet gibi.
    Olmayâ devlet cihanda, bir nefes sıhhat gibi.
    Saltanat dedikleri bir cihan kavgasıdır.
    Olmayâ baht-ü saâdet dünyâda vahdet gibi.

    Bizzat ordusunun başında olduğu halde çıktığı onüç sefer sonunda, babası Yavuz Sultan Selim Han'dan devraldığı 6.557.000 km² lik Osmanlı Devleti'nin topraklarını 14.893.000 km² ye ulaştırdı. Kânûnî, Avrupa'ya onüçüncü seferi olan Zigetvar kuşatmasını bizzat idare ederken 6-7 eylül 1566 gecesi vefat etti. 7 eylülde kale fethedildi. Askerin moralinde bozukluk meydana gelmemesi için Kânûnî'nin vefatı askerden gizli tutuldu.
    Zigatvar seferinden muzaffer dönen orduya 48 gün sonra Mohaç sahrasında Kânûnî'nin vefatı tebliğ edildi. Kânûnî'nin cenaze namazı, 26 ekim 1566'da Belgrad civarındaki Sirem sahrasında bütün ordunun iştirakiyle Hâce-i Sultânî Atâullah Efendi tarafından kıldırıldı, 28 kasım 1566'da İstanbul'a vasıl olan Kânûnî'nin cenâze namazı yüzbinlerce İstanbullunun iştirakiyle Şeyhülislam Ebussud efendi tarafından tekrar kıldırıldı.
    11- Sultan İkinci Selim; Hükümdarlığı: M.1566-1574
    Kânûnî'den sonra yerine oğlu II.Selim hükümdar oldu. II.Selim zamanında Kıbrıs fethedilerek Akdeniz'de Osmanlı hâkimiyeti tam olarak sağlandı. Komşu devletlerle sulh anlaşmaları yapıldı. İndonezya'ya denizden sefere çıkıldı. Hindistan ve civarındaki müslüman hükümdarlara istekleri üzerine yardımda bulunuldu. Ayasofya Câmii yeniden onarıldı. Edirne'deki Selimiye Câmii bu devirde inşâ edildi. Kırım Hanlığına Rusya seferine çıkma izni verildi ve Rusya vergiye bağlandı. II.Selim Han'dan sonra Osmanlı Devletinin giriştiği harpler çok uzun sürmeye ve devletin aleyhinde olmaya başladı. Nitekim M.1578 yılında başlayıp çeşitli aralıklarla III.Mahmud, I.Ahmed, II.Osman ve IV.Murad devirlerinde olmak üzere 1639'a kadar süren İran harpleri Osmanlı Devletinin duraklamasının başlıca sebeplerinden biri olmuştur.
    12- Sultan Üçüncü Murad; Hükümdarlığı: M.1574-1595
    İkinci Selim'den sonra tahta oğlu III.Murad geçmiştir. Osmanlı Devleti, doğuda en geniş sınırlarına Sultan III.Murad zamanında ulaştı. Bu zamanda ülke toprakları 20.000.000 km²'ye yaklaşmıştı.
    13- Sultan Üçüncü Mehmed; Hükümdarlığı: M.1595-1603
    Sultan III.Murad'dan sonra oğlu III.Mehmed hükümdar oldu. Dînine çok bağlı idi. Ayrıca tasavvufa da merakı vardı. Hz. Peygamberimiz'in ismi anılınca saygı ile ayağa kalkar, kıbleye döner ve Salavât-ı Şerîfe okurdu. Bizzat ordusunun başında sefere çıkarak Haçova meydan savaşını kazanmış, Eğri kalesini fethederek Eğri Fâtihi ünvânını almıştır.
    14- Sultan Birinci Ahmed; Hükümdarlığı: M.1603-1617
    Sultan III.Mehmed'den sonra oğlu I.Ahmed 14 yaşında pâdişah oldu, 14 sene pâdişahlık yaptı. Sultan I.Ahmed zamanında Kâbe'nin örtüleri İstanbul'dan gönderilmeye başlandı. Zitvatoruk Anlaşması imzalanarak Avusturya Osmanlı siyâsî hâkimiyetini tanımaya devam etti. Celâlî isyanları tamamen bastırıldı. Estergon ve Uyvar kaleleri fethedildi.
    6 büyük minareli ve 16 şerefeli Sultan Ahmed Câmiini binâ ettirdi. İyi bir şâirdi. Bahtî mahlasıyla şiirler yazdı. Bir divânı vardır. Dînine çok bağlı, hatta büyük bir velî olan Sultan I.Ahmed'in Peygamber Efendimiz Hz.Muhammed (S.A.V)'e bağlılığı o kadar ileri idi ki, Peygamberimiz'in mübârek ayak izlerinin resminin üzerine bir şiir yazmış ve o resim ve şiiri kavuğunda ölünceye kadar taşımıştır. O şiir ise şudur:
    N'ola tâcım gibi başımda götürsem dâim,
    Kadem-i resmini ol Hazreti Şâhı Rasûlün.
    Gül-i gülzârı Nübüvvet, o kadem sâhibidir.
    Ahmedâ durma yüzün sür kademine ol Gülün.

    15- Sultan Birinci Mustafa; Hükümdarlığı: M.1617-1618 ve M.1622-1623
    Sultan I.Ahmed'den sonra, III.Mehmed'in oğlu I.Mustafa tahta geçirildi. Üç ay kısa bir saltanattan sonra asabî rahatsızlığı dolayısıyla Şeyhülislam Es'ad Efendi'nin fetvâsıyla tahttan indirildi.
    16- Sultan İkinci (Genç) Osman; Hükümdarlığı: M.1618-1622
    I.Mustafa tahttan indirildikten sonra, Sultan I.Ahmed'in oğlu II.Osman pâdişah oldu. Çocuk yaşta olmasına rağmen çok iyi yetişmiş, cesur ve gözüpek bir pâdişahtı. Çok muazzam planları vardı. Lehistan seferine bizzat kumanda etti. Bu seferde yeniçerilerin isteksizliklerini gördü. Yeniçeri ocağında ıslâhât yapmak lüzûmunu duydu. Onun bu niyetini anlayan Yeniçeriler pâdişahı Yedikule zindanında boğdurarak şehit ettiler. O sene içinde İstanbul boğazı dondu, İstanbul'dan Üsküdar'a yaya olarak geçildi.
    17- Sultan Dördüncü Murad; Hükümdarlığı: M.1623-1640
    Sultan II.Osmanı'ın şehâdetinden sonra I.Mustafa birtakım entrikalarla ikinci kez tahta çıkarılmış ise de kısa zaman sonra Şeyhülislam fetvâsıyla tekrar tahttan indirilmiştir. Yerine Sultan I.Ahmed'in oğlu IV.Murad tahta çıktı. En dirayetli pâdişahlardandır. M.1633 senesinde tütün yasağı koydu ve 1634 senesinde içkiyi yasakladı. Devlete bağlılığı olmayan âsileri îdam ettirdi. Tertip ettiği bir doğu seferinde Bağdat'ı fethederek M.1638'de Bağdat Fâtihi ünvânını aldı. İstanbul'da ve devletin her kesiminde haber alma teşkilâtı kurarak imparatorluğun her tarafındaki zorbaları ismen tespit ettirdi. Sefere çıktığında geçtiği yerlerdeki âsileri ismen çağırtıp boyunlarını vurdurdu. Kâbe-i Muazzama'yı yeniden bina ettirdi.
    18- Sultan Birinci İbrahim; Hükümdarlığı: M.1640-1648
    Sultan IV.Murad'dan sonra yerine kardeşi (Sultan I.Ahmed'in oğlu) I.İbrahim pâdişah oldu. İyi yetişmiş gözüpek birisi olduğu için işlerini tavizsiz takip ettiğinden, devrinde yaşayan bâzı kindar yazarlar tarafından kendisine deli denmişse de aklî bir deliliği yoktur. Bu isim ona deli-dolu, gözüpek mânâsında kullanılmıştır.
    19- Sultan Dördüncü Mehmed; Hükümdarlığı: M.1648-1687
    Sultan I.İbrahim'den sonra yerine oğlu IV.Mehmed tahta geçti. Avcı Mehmed olarak da bilinen Sultan, ava ve Edebiyâta meraklı idi. Zamanında ordularınının başında Lehistan seferine çıktı. Çok görkemli bir zafer sonunda Bucaş Antlaşmasını (M.1672) yaparak Osmanlı'nın batıda en geniş sınıra ulaşmasını sağladı. Baltık denizine ulaştı. Sadrazam Merzifonlu Kara Mustafa Paşa tarafından M.1683'de Viyana ikinci defa kuşatıldı, fakat Kırım Han'ı Murat Giray'ın ihâneti yüzünden alınamadı.
    20- Sultan İkinci Süleyman; Hükümdarlığı: M.1687-1691
    Sultan IV.Mehmed'den sonra yerine I.İbrahim'in oğlu II.Süleyman tahta geçti. Kendinden önce Almanların eline geçen bir çok yerleri geri aldı. Köprülü Fâzıl Mustafa Paşa'ya Avrupadaki göstediği muvaffakiyetlerinden dolayı gözyaşları içinde sırtındaki hırkasını çıkarıp giydirdi. Zamanında çok büyük ilim, sanat ve tasavvuf adamları yetişti.
    21- Sultan İkinci Ahmed; Hükümdarlığı: M.1691-1695
    Sultan II.Süleyman'dan sonra yerine I.İbrahim'in oğlu II.Ahmed tahta geçti. Zamanında Salankamen meydan muharebesi kazanıldı. Fakat bu muhârebede Köprülü Fâzıl Mustafa Paşa şehit düştü. Hanya zaferi kazanıldı. Belgrad önlerinde Almanlara karşı büyük zaferler elde edildi.
    22- Sultan İkinci Mustafa; Hükümdarlığı: M.1695-1703
    Sultan II.Ahmed'den sonra yerine IV.Mehmed'in oğlu II.Mustafa tahta geçti. Rus çarı Deli Petro, Azak'ta hezîmete uğratıldı. Hükümdar olunca "Bana ağırlık ve hazîne lazım değil. Yerine göre kuru ekmek yerim." diyen Sultan II.Mustafa'nın zamanında haçlı birliğine karşı büyük zaferler kazanıldı ise de Zenta bozgunu diye târihe geçen elim hâdiseden sonra Karlofça Antlaşması imzalandı (M.1699). İstanbul isyanıyla II.Mustafa tahttan indirildi.
    İkinci Viyana seferinden sonra ülke toprak kaybetmeğe başlamış, inhitâtâ doğru gitmiş, daha sonraki pâdişahların aldığı tedbirler bunu önlemeğe kâfi gelmemiş, Sultan Abdülaziz'e kadar ülke içten ve dıştan sarsıntılar geçirmişti. Osmanlı Devleti'nde M.1699'daki Karlofça Antlaşması'ndan sonra devletin içine düştüğü durumu gören ve kurtarmak için çâreler arayan gayretli pâdişahlar tahta çıktı ise de, bunların önlerinde her zaman iki büyük engel zuhûr etti:
    birincisi; Türk ordusunun esasını teşkil eden Yeniçerilerin, modern askerî bilgi ve tekniğe kapalı ve uzak kalmaları, hatta eski nizam ve an'anelerini de terk ederek askerlikle münasebetlerini kesmeleri,
    ikincisi; yeniliklere açık ve ilme değer veren bu pâdişahların yanında, kendilerine yardımcı olacak değerli devlet adamlarının olmayışı idi ki, buna kaht-ı rical denir.
    23- Sultan Üçüncü Ahmed; Hükümdarlığı: M.1703-1730
    Sultan II.Mustafa'dan sonra yerine IV.Mehmed'in oğlu III.Ahmed tahta geçti. Prut'ta Rus ordusu büyük bir hezimete uğratıldı (M.1711). Mora'ya sefer yapılarak Venediklilerden geri alındı. Lâle devri denilen meşhur devir bu dönemde yaşandı. İlk Türk matbaası bu dönemde açıldı (M.1727).
    24- Sultan Birinci Mahmud; Hükümdarlığı: M.1730-1754
    Sultan III.Ahmed'den sonra yerine II.Mustafa'nın oğlu I.Mahmud tahta geçti. Bunun zamanında İstanbul'da hem büyük bir yangın hem de deprem oldu. Yangın ve zelzelede hasar gören camileri tamir ettirdi. Âfetzedelere ev ve dükkanlar yaptırıp dağıttı. Belgrad Antlaşmasıyla Belgrad'ı tekrar aldı (M.1739). İran'a karşı büyük mücadeleden sonra İstanbul Antlaşması yapıldı (M.1746). İran'ın yaymak istediği sapık Câferiyye mezhebi resmen kaldırıldı.
    25- Sultan Üçüncü Osman; Hükümdarlığı: M.1754-1757
    Sultan I.Mahmud'dan sonra yerine II.Mustafa'nın oğlu III.Osman tahta geçti. Çok cömert birisi olan pâdişah III.Osman fakirlere son derece şefkat gösterirdi. Zamanında çıkan İstanbul yangınında 4.000'e yakın ev yandı. Sultan, bunları yeniden yaptırdı. Nûruosmaniye camiini ibâdete açtırdı.
    26- Sultan Üçüncü Mustafa; Hükümdarlığı: M.1757-1774
    Sultan III.Osman'dan sonra yerine III.Ahmed'in oğlu III.Mustafa tahta geçti. Çok iyi yetişmiş ileri görüşlü bir hükümdardı. Kara ve deniz mühendishâneleri kurdu. Büyük yenilikler yapmak için çalıştı. Süveyş kanalını açtırmak istedi, fakat yeterli kıymette eleman bulamadı. Zamanında Rusya ile yapılan savaş sonunda imzalanan Küçük Kaynarca Anlaşması büyük toprak kaybına sebep oldu (M.1774).
    27- Sultan Birinci Abdülhamid; Hükümdarlığı: M. 1774-1789
    Sultan III.Mustafa'dan sonra yerine III.Ahmed'in oğlu I.Abdulhamid tahta geçti. İran ile hiçbir netice alınamayan savaşlar yapıldı. M.1787'de Almanlara karşı büyük bir zafer kazanıldı ise de Özi fâciası denilen Almanların eline geçen Özi kalesinde 25.000 Müslüman, Almanlar tarafından şehit edildiği haberi gelince Sultan üzüntüsünden felç oldu ve kısa zaman sonra vefat etti.
    28- Sultan Üçüncü Selim; Hükümdarlığı: M.1789-1807
    Sultan I.Abdulhamid'den sonra yerine III.Mustafa'nın oğlu III.Selim tahta geçti. Islâhatçı hükümdar olan III.Selim M.1791'de Avusturya ile Ziştovi, 1792'de Rusya ile Yaş Antlaşmalarını imzaladı. Osmanlı devleti inhitat dönemine girdi. Ülkeyi bu durumdan kurtarmak için Nizâm-ı Cedid diye yeni bir ordu kurdu. M.1798'de Napolyon'un Mısır'a saldırmasıyla Fransa ile savaş başladı. M.1799'da Rusya ve İngiltere ile ittifak yapıldı. Napolyon'a karşı meşhur Akka müdafaası yapıldı. Cezzar Ahmet Paşa Mısır'da Fransızlar'a boyun eğdirdi. Sultan III.Selim Kabakçı İhtilâli ile tahttan indirildi.
    29- Sultan Dördüncü Mustafa; Hükümdarlığı: M.1807-1808
    Sultan III.Selim'i tahtan indiren âsiler tarafından tahta çıkarılan ve I.Abdulhamid'in oğlu olan IV.Mustafa zamanında âsiler pek çok mühim mevkileri ellerine geçirdiler. Rusçuk âyânı (vâlisi) Alemdar Mustafa Paşa İstanbul'a gelerek âsileri temizledi. III.Selim'i tekrar tahta çıkartmak istedi. Ancak âsiler III.Selim'i şehit etmiş olduklarından bu mümkün olmadı.
    30- Sultan İkinci Mahmud; Hükümdarlığı: M.1808-1839
    Sultan IV.Mustafa'dan sonra I.Abdulhamid'in oğlu II.Mahmud tahta geçti. Sultan II.Mahmud dağılan Nizamı Cedid eskerlerinin yerine Sekban-ı Cedid askeri teşkilâtını kurdu. Çok geçmeden âsiler ayaklanınca bu ocağı kendiliğinden dağıttı. M.1813 senesinde Mekke ve Medine'de mukaddes yerlere hakarette bulunan Vahhabileri temizleyerek Osmanlı İmparatorluğu yıkılıncaya kadar bir daha huzursuzluk çıkaramayacak hale getirildiler. İçte pâdişahına karşı canavar, cephede düşman önünde kuzu kesilen Yeniçerileri, Şeyhülislamın fetvâsı, ulemâ sınıfı, asker ve halkın ayaklanması ile tamamen ortadan kaldırdı. Yeniçeri Ocağı'nın kaldırılması hayırlı bir hâdise kabul edilerek buna "Vak'a-i Hayriyye" denildi. Yeniçeri Ocağı'nın kaldırılmasından sonra II.Mahmud tarafından kurulan Osmanlı ordusuna "Asâkiri Mensûre-i Muhammediyye" adı verildi.
    Sultan II.Mahmud, askerî, tıbbiye ve harbiye mekteplerini kurarak memleketi yeni nizama eriştiren müesseselerin temelini attı. Giriştiği yenilikler Türk Târihinde yeni bir dönüm noktası teşkil etti. Ancak batılı devletler ve bilhassa İngiltere uyguladığı planlı ve sinsî metotlarla Sultan II.Mahmud Han'dan sonra gelişme yolunu Osmanlı aleyhine ve kendi lehlerine olmak üzere değiştirmesini bildiler.
    31- Sultan Birinci Abdülmecid; Hükümdarlığı: M.1839-1861
    Sultan II.Mahmud'dan sonra yerine 16 yaşındaki oğlu I.Abdulmecid tahta geçti. Onun zamanında Dolmabahçe Sarayı ve Ortaköydeki Mecidiye camii yaptırıldı. Sultan Abdülmecid zamanında yabancıların da kışkırtmasıyle devletin ipleri Mustafa Reşid Paşa'nın eline verildi. Mustafa Reşid Paşa iş başına gelir gelmez (sadrazam olur olmaz), Hâriciye Nâzırıyken Mason localarının temsilcileri ile beraber hazırlamış bulundukları Tanzîmat Fermanı'nı îlan ettirdi. Sonra bu fermana dayanarak büyük vilâyetlerde mason locaları açtı. Câsusluk ve hıyânet ocakları çalışmağa başladı. Osmanlı İmparatorluğunun ipini çekecek gizli komitecilik hareketlerinin sonuncusu olan İttihat ve Terakkî Cemiyeti bunlardan biriydi. İhânetleri ile tanınan Tanzîmat paşaları, devleti sıkıntıya sokmak pahasına başka başka devletlerden borç aldılar. İngilizlere destek olmak için savaşa girdiler.
    32- Sultan Abdülaziz; Hükümdarlığı: M.1861-1876
    Sultan I.Abdulmecid'den sonra yerine II.Mahmud'un oğlu Abdülaziz Han tahta geçti. M.1869'da Süveyş kanalı açıldı. Sultan Abdülaziz Han tahta çıkınca, ordu ve donanmanın kuvvetlendirilmesine canla ve başla çalıştı. Böylece Osmanlı Devleti, muazzam bir donanma ve 500 bin kişilik ordusuyla dünyânın en modern kuvveti hâline geldi. Yaptırmış olduğu harp gemilerinin planlarını çoğu zaman kendisi çizmiştir. Sultan Abdülaziz Han'ın gerçekleştirdiği bu hamleleri Rusya, İngiltere ve Fransa büyük bir endişe ile tâkip ediyordu. Hiçbiri böyle muazzam bir kuvvete karşı çıkma cesâretini kendinde bulamıyordu.
    Osmanlının böyle güçlenmesini çekemeyen Avrupa devletleri, koca devleti içten çökertme plânlarını tatbike başladılar. M.1871'de Mithat Paşa sadrazam oldu. Fakat iki ay sonra bütçede açık olduğu halde açık olmadığını söyleyip yalanı meydana çıkınca sadrazamlıktan azledildi. M.1874'de Hüseyin Avni Paşa sadrazam oldu. Bir yıl sonra azledilince, bu kindar adamın kini pâdişaha karşı son haddine vardı.
    Sultan Abdulaziz Han çok büyük bir adam kıtlığı (eskilerin tâbiri ile kaht-ı ricâl) ile karşı karşıya bulunuyordu. Kime vazîfe vereceğini bilemiyordu. Hiç bir işe yaramadıkları alenen ortaya çıkmış olan Mithat Paşa, Mahmut Nedim ve Hüseyin Avni Paşaların teşvikiyle başlayan bir nümayiş ihtilâle döndü. Abdülaziz'i tahttan indirdiler. Tahttan indirmekle de kalmayıp intihar süsü vererek, Kur'ân-ı Kerim okurken kiralık katillere öldürttüler. Bütün mal varlığı çapulcular tarafından yağma edildi.
    33- Sultan Beşinci Murad; Hükümdarlığı: M.1876
    Sultan Abdülaziz'den sonra yerine I.Abdulmecid'in oğlu V.Murad tahta geçti. Nezâketi, kibarlığı ve çağına göre yumuşak huyluluğu ile sevildi. M.1876'da Abdulaziz Han'ın fecî şekilde şehid edildiğini ve annesi Pertevniyal Sultana çok çirkin işkenceler yapıldığını işiten Sultan V.Murat Han'ın üzüntüden ve bu felâket yolunun sonunu düşünmekten aklî dengesi bozuldu. 93 gün pâdişahlık yaptıktan sonra hal edildi. Hal'inden sonra ailesiyle Çırağan Sarayına yerleştirilen V.Murat Han'ın hastalığı sonradan iyileşti. Vaktini okumak ve torunlarını okutmakla geçiren V.Murat Han, kardeşi Sultan II.Abdulhamid Han'ın nâzikâne hatır sormasını dâimâ teşekkürle cevaplandırırdı.
    34- Sultan İkinci Abdülhamid; Hükümdarlığı: M.1876-1909
    V.Murad Han'ın kısa süren saltanatından sonra Sultan Abdulmecid'in oğlu II.Abdülhamid Han tahta geçti. İlk beş aylık zaman zarfında, onun devleti lâyıkı vechiyle idâre etmesine sadrazam Midhat Paşa ve arkadaşları fırsat vermeyip, idâreyi kendi ellerinde tuttular. Ancak bu sırada patlak veren doksanüç harbinde alınan ağır mağlubiyetin müsebbibleri oldukları için Mithat Paşa ve avânesi azledildi. Meclisi Meb'usan kapatılıp idâreyi bizzat Sultan II.Abdülhamid Han eline aldı.
    Meclisi Mebusân'ın kapatılmasından sonra idâreyi bizzat eline alan II.Abdülhamid Han, sanki bir yıkıntının altında kalmış gibiydi. Osmanlı Devleti, dışarda ve içerde büyük mes'elelerle karşı karşıyaydı. Ancak aklı, ilmi, zekâsı fevkalâde yüksek bir dâhî olan yeni Osmanlı pâdişahı Abdülhamid Han Hazretleri içte ve dışta aktif bir siyâset tâkibederek, bu mes'elelerin üstesinden gelmeği başardı. İdâresi altındaki yüce Devlet, Berlin Antlaşmasından İkinci Meşrutiyete kadar otuz küsür sene içinde bir karış toprak kaybına dahî uğramadı.
    Bu zaman içinde Sultan Abdülhamid Han'ın karşı karşıya bulunduğu mes'eleler ve bunlara karşı aldığı tedbirler ise şu şekildedir:
    1853 Kırım Harbi sırasında yabancı devletlerden alınan büyük borçlar, Reşid, Fuad ve Ali Paşaların sınırsız harcamaları, Sultan Abdülaziz zamanında ordu ve donanmanın geliştirilmesini sağlamak üzere alınan borçlar ve Rusya'ya ödenecek savaş tazminatı devletin belini bükmüştü. Pâdişah ilk iş olarak bu meseleye çâre bulmaya çalıştı. 1881'de yayınladığı bir kararname ile devletin birçok tekel gelirlerini tek idâre altında topladı ve buradan dış borçların muntazam taksitlerle ödenmesine karar verildi.
    Berlin Antlaşmasıyla Teselya'ya sâhip olan Yunanistan, Osmanlı Devleti aleyhine faaliyetlerini hızlandırdı. Girit ve Yanya'da çete savaşlarını körükledi. Balkanlarda Yunan ordu birlikleri sınır ihlallerine başladı. Bu olaylar üzerine Abdülhamid Han, Yunanistan'a askeri müdahâlede bulunulmasına karar verdi. Pâdişah, Batılı devletlerin ve Rusya'nın Yunanistan lehine harekete geçmelerini istemediğinden müdahâlenin bir yıldırım harbi şeklinde olmasını ve neticenin süratle alınmasını istedi. Bu emirle harekete geçen Müşir Ethem Paşa kumandasındaki Türk birlikleri, 24 saatte Termopil geçidini aşıp Atina'ya girdi. Bütün Avrupa kumandanları bu olayla şaşkına döndü. Çünkü Alman kurmayları, Osmanlı ordusu Termopil'i altı ayda geçemez diye rapor vermişlerdi. Rusya, İngiltere ve Fransa'nın mürâcaatı üzerine savaş o noktada durduruldu. Bu devletler, Türkiye Yunanistan'dan çıkmadığı takdirde savaş îlân edeceklerini bildirdiler. Yunanistan Türkiye'ye büyük bir savaş tazminatı ödeyerek kurtuldu. Ancak bu üç devlet Osmanlıyı gâlip geldiği bir harpte mağlup duruma düşürmek için Girit'e muhtariyet verilmesini kararlaştırdılar. Girit Osmanlı Devletine bağlı kalmakla birlikte kendi kendini idâre eder bir vâlilik olacaktı. Burası ancak, Abdülhamid Han tahttan indirildikten sonra Yunanistan'a ilhak edilebildi. İkinci Abdülhamid Han, Yunan savaşı hariç, bütün dış mes'elelerini dâimâ diplomatik yollarla halletmeye çalıştı.
    İngilizlerin Arap milliyetçiliğini yaymak ve hâlifeliğin Arapların hakkı olduğunu iddiâ ederek Mısır hidivini hâlife yapmak konusundaki gayretlerine Abdülhamid Han, İttihad-ı İslam (Panislâmizm) politikasıyla karşı koydu. O târihlerde İngiltere, Rusya ve Fransa'nın idâreleri altında büyük Müslüman kitleleri bulunuyordu. İngiltere'nin Türk idâresindeki Arap ülkelerine de göz dikmesi üzerine pâdişah, bu devletlerin müslüman halklarını kendi nüfuzu altına almayı, bütün dünyâ Müslümanları ile İstanbul arasında kuvvetli bağlar kurmayı uygun gördü. Bunun için dünyânın her tarafında İslam topluluklarının lideri durumunda bulunan büyük din adamlarıyla temasa geçti. Bunlara özel mektuplar gönderdi. Rütbe ve nişanlar verdi. Böylece bu dîni liderlerin hepsi kendilerini İslam hâlifesinin mahalli memurları, temsilcileri olarak görmeye başladılar. Müslümanları Avrupalı ve Rus emperyalistelere karşı uyarmak üzere Amerika'dan Çin'e kadar temsilciler gönderdi. Neticede öyle bir durum meydana geldi ki, Afrika'nın en uzak köşesinde bir Müslüman cemaatı bile hiç Türkçe bilmedikleri halde câmilerden çıkınca ellerindeki Türk bayrakları ile dolaşıyorlar ve "Pâdişahım çok yaşa" diye bağırıyorlardı. Ayrıca İstanbul'da basılan binlerce kitap ve broşür Rus idâresi altındaki Türk ülkelerine gönderiliyor böylece her tarafta Türkler ortak bir kültür kaynağından besleniyorlardı.
    Sultan Abdülhamid Han'ın bu siyâseti sâyesinde İstanbul İslam dünyâsının kalbi hâline geldi. Rusya, İngiltere ve Fransa onun, kendi Müslüman tebeaları arasındaki bu nüfuzundan çekinerek daha dikkatli hareket etmeye başladılar.
    Birçok gelirini düyûnu umûmîyyeye bırakan devlet, memur ve asker maaşlarını zamanında ödeyememe, iki veya üç ayda bir ödeme yapmak durumuyla karşı karşıya kaldı. Ancak aynı devirde hayâtın fevkalade ucuz ve Osmanlı parasının kıymetli olması yüzünden sıkıntı çeken hiç kimseye rastlanmadı. Bir aylık maaş, üç ay boyunca rahatlıkla yetiyordu.
    Yahûdîler, Arz-ı mev'ud (vadedilen topraklar) üzerinde devlet kurma çalışmalarını hızlandırdılar. İngilizlerin de desteğiyle, bu gayenin tahakkuku için siyonist teşkilâtlar kurup zengin gelir kaynakları temin ettiler. Siyonist hareketlerin başına geçen Theodor Herzl, Filistin'de bir Yahûdî devletinin kurulması için çalışıyordu. Yahûdîler 1870 senesinden îtibaren Filistin toprakları üzerinde zirai yerleşme merkezleri teşkil etmeğe başladılar. Daha çabuk ve kesin bir yerleşme yapabilmek için Herzl, Sultan Abdül-hamid'le görüştü. O'ndan toprak talebinde bulunarak, Filistin'de bir aristokratik cumhuriyet kurmak için izin istediler. Buna karşılık da Osmanlı bütçesinin üç misli para teklif ettiler ve Devletin bütün borçlarını ödeyeceklerini bildirdiler.
    Bu isteğe karşı Abdülhamid Han târihimize altın harflerle geçen şu cevabı verdi: "Ben bir karış dahi olsa toprak satmam. Zira bu vatan bana değil, milletime âittir. Milletim, bu devleti kanlarını dökerek kazanmış ve yine kanıyla mahsuldar kılmıştır. Ecdâdımın kanıyle alınan yer parayla satılamaz."
    Abdülhamid Han ayrıca Yahûdîlerin el altından ve gizli faaliyetlerine karşı da harekete geçti. Filistin'in tamamını arâzi-i şahâne îlân ederek satılmasını yasakladı. Bizzat şahsına bağlı bir orduyu Filistin'de vazîfelendirdi. Kafkas ve Balkanlardaki bir kısım Müslümanları Filistin'e yerleştirdi. Pâdişahın bu faaliyetleri üzerine Yahûdîler, bütün güçlerini Abdülhamid Han'ı tahttan indirme yoluna çevirdiler ve mason yaptıkları yerli hâinlerle işbirliğine giderek bu niyetlerini gerçekleştirdiler.
    Berlin Antlaşmasının 61. maddesi, Anadolu'da Ermenilerin yaşadığı vilâyetlerde islahat yapılmasını öngörüyordu. Abdülhamid Han, bu maddenin Ermeni muhtariyetini doğuracağını ve memleketin bütünlüğünü parçalayacağını gördüğü için tatbikattan kaldırdı. Bu maddeyi tatbik taraftarı olan sadrazam ve devlet adamlarını azletti. Bunun üzerine çeşitli Avrupa şehirlerinde ve Amerika'da yetiştirilmiş ermeni ihtilâlcileri, Türkiye'de ihtilâl hazırlıklarına giriştiler. Devletine bağlı ermenileri terörle sindirmeğe ve kendilerine katılmağa zorladılar. Böylece, ihtilâlci ermeniler tarafından doğuda pekçok ermeni vatandaş katledildi. Avrupa'da da, bu katliâmların Türkler tarafından yapıldığı intibaını vermek için kesif bir propaganda başlattılar. Ermeni ihtilâlcileri tarafından Abdülhamid Han, "Kızıl Sultan" îlân edildi. Bunların niyeti Türkiye'de bir ihtilâl hareketi başlattıktan sonra Avrupa devletlerinin müdahâlesini sağlamaktı. Ancak giriştikleri pekçok teşebbüs Abdülhamid Han tarafından Avrupalıları ayağa kaldırmadan bastırılıp söndürüldü. Ayrıca Doğu Anadolu'da Hamidiye alaylarını kuran pâdişah, bölge aşîretlerini kendisine bağladı. Bu olaylarla bölgede asâyişi teminle Osmanlı hâkimiyetini pekiştirdi.
    Bu defa Ermeniler de, pâdişahı ortadan kaldırmadıkça Ermenistan'ı kuramayacakları kararına vardılar düşündüler. Avrupa'daki meşhur bir anarşisti para ile tutup İstanbul'a getirdiler. Cuma namazı için gittiği Yıldız Câmii'nde II.Abdülhamid Han'ın arabasına bomba konuldu. Ancak câmiden çıktıktan sonra pâdişahın bir dakikalık gecikmesi hayâtının kurtulmasına vesîle oldu.
    31 senelik bunca hâdiseler neticesinde, dış düşmanlar, emellerine ulaşabilmek ve Osmanlı Devleti'nin yıkılmasını sağlamak için Sultan Abdülhamid Han'ın ortadan kaldırılması veya tahttan indirilmesi gerektiğinde birleştiler. Ancak bütün teşebbüs ve gayretlerine rağmen bunu başaramadılar. Binlerce yıllık bir târih gösteriyordu ki, Osmanlı Türkü'nü dışardan yıkmak mümkün değildi. Öyleyse yine târihi entrikalar dönmeli ve Osmanlı Türklüğü içerden parçalanmalıydı. Tezgahlar bu gâye ile çalışmağa başladı. Zâten 1890 senesinde kurulan İttihat ve Terakki Cemiyeti'nin hedefi de, Sultan Abdülhamid Han'ı tahttan indirmek ve Meşrutiyeti îlân etmekti.
    İttihatçılar, büyük paralarla Osmanlı devlet adamlarını satın almağa ve kısa sürede pekçok taraftar bulmağa başladılar. Bu cemiyet, 1897'de pâdişahı tahttan indirmek için tertip içine girince, basılarak üyeleri yakalandı. Bunlar idama mahkum edildilerse de cezâları Pâdişah tarafından müebbet hapse çevrilerek yurdun çeşitli yerlerine sürüldüler. Fakat bunlar Paris'e kaçarak yıkıcı faaliyetlerine orada devam ettiler. Ermeni, Yahûdî, Balkan komitecileri, yâni pâdişahın aleyhine olan herkesle işbirliğine başladılar. Müslüman kanı dökmekten zevk alan Bulgar, Sırp, Yunan çeteleri, Abdülhamid Han'ı tahttan indirmek için İttihat ve Terakki Cemiyeti'ne kucak açtılar.
    O zamanlar pâdişaha karşı olmak, adetâ aydın olmanın bir gereği gibi görülmeğe başlandı. Maalesef bir kısım sarıklı medrese hocalarından tutun setre pantolonlu Fransız taklitçilerine kadar pek çok kimse ona muhâlifti. Nihâyet bu kesif propaganda ordudaki genç subaylar arasında da yayılmağa başladı. Bâzı subaylar, çeteciliği bir siyâsi hareket kolu olarak benimseyip Osmanlı Devleti'ne karşı komiteciliğe, yâni dağa çıkıp isyana başladılar. Aralarında Enver, Niyazi gibi mâceracı kimselerin de bulunduğu bu subaylar grubu, kendilerine kuvvet sağlayabilmek için Bulgar komitecileriyle ortak hareket ediyorlardı. Selânik'te bulunan Osmanlı III.Ordusu bir âsi ordu hâline gelmişti.
    Neticede Sultan Abdülhamid Han, II.Meşrutiyeti îlân etmek zorunda kaldı (1908). Abdülhamid Han'ın tahta çıktığı zamanda olduğu gibi bu devrede de, iktidar yetkileri tamamen elinden çıkmıştı.
    Silah zoru ile iktidara gelen İttihatçılar, yeni meclisin kurulmasında da çetecilik metodlarını kullandılar. Meclisi kendi adamlarıyle doldururlarken muhâliflerini de kiralık kâtillerle ortadan kaldırdılar. Ancak, bunların iktidarı sağlamlaşırken devlet çatırdamağa başladı.
    Memleketin bir baştan bir başa tam bir kargaşa içine düştüğü sırada 31 Mart Vak'ası meydana geldi. İttihatçıların daha önce Selânik'ten İstanbul'a getirip yerleştirdikleri Avcı taburlarına mensup bir kısım asker ve halk ayaklanarak İttihatçılara karşı harekete geçti. Pâdişah, yetkilerinin çoğunu meclise devrettiği için insiyatifini kaybetmişti. Meclis iş göremiyordu. On gün kadar devam eden bu kargaşada İttihatçılar, Rumeli'nde ne kadar Sırp, Bulgar, Rum, Arnavut çetecisi varsa topladılar. Bunların yanına pek az da Türk askeri katıldı. III.Ordu kumandanı Mahmut Şevket Paşa'nın emri altında İstanbul'a gelen bu çetecileri devlet merkezine sokmak istemeyen kumandanlar padişâha mürâcaat ettiler.
    Ancak kardeş kanı dökülmesini uygun bulmayan merhametli pâdişah, buna müsaade etmedi. "Bu hareket, benim şahsıma karşı girişilmiştir. Ben, şahsım için, milletimin kan dökmesine aslâ müsaade edemem." dedi.
    İsyanı yatıştırmak bahanesiyle İstanbul'a giren İttihatçılar ve dağdan inmiş Balkan komitecileri pekçok kan döktüler. Nerede bir sarıklı molla ve hoca gördülerse öldürdüler. Papatya çiçeği gibi beyaz sarıklı molla ve hocalarla dolu İstanbul câmiilerini kurşun yağmuruna tuttular, katliâm yaptılar. Ayrıca isyanın sorumlusu olarak pâdişahı gösterip onu tahtından indirmeğe karar verdiler.
    Bu noktada bir Rum mebusun feryadı çok dikkati şâyandır. Şöyle ki:
    İttihatçılar bir kısım mebuslarla o zamanki adı Ayastafanos olan Yeşilköy'de yaptıkları gizli bir toplantıda, Sultan Abdülhamid Han'ı tahtından indirme kararı alınca bir Rum mebus; "Yapmayın efendiler! günaftır, günaf. Sultan Abdülhamid Han, bu memleketin nûrudur. Dünyâda denge unsurudur. O'nu tahtından indirirseniz mülkü millet harâb olur. Dünyâ perişân olur." demiştir. O'nun bu feryadını, o zamanın mebuslarından olan ve bu toplantıda bulunan, bilâhere şeriye vekilliği yapan, tefsir yazarı Konya'lı M.Vehbi Efendi çok kişilere nakletmiştir.
    Ne yazık ki, dünün ve bugünün pek çok kişileri, Sultan Abdülhamid Han'ı, bir Rum mebusu kadar anlayamamışlardır.
    İttihatçılar, şer plânlarına kılıf olarak da zorla fetvâ yazdırdılar. Daha sonra Yahûdî Emanuel Karaso, Ermeni Aram Efendi, Arnavut Esat Toptâni, uzun yıllar pâdişahın yâverliğini yapmış olan Laz Arif Hikmet Paşa, pâdişaha giderek; "Millet seni azletti." dediler.
    Pâdişah; "Hâl' etti demek istiyorsunuz." diye kelimeyi düzelterek, "Ben Türklerin, Müslümanların hâlifesiyim. Hâl' edecekse beni onlar hâl' etmeliydi. Sen yahûdîsin!, sen ermenisin!, sen nankörsün!" diye çıkıştıktan sonra, üç kere; "zâlike takdîru'l azîzil alîm" dedi. Bu kelamdan, saray da, ordu da titredi.
    Târihimizin en büyük lekelerinden biri olan bu hâdise, aynı zamanda Türk milletine yapılan en büyük hakâretlerden biridir.
    Sultan II.Abdülhamid Han, Türk târihinin ender kaydettiği çok büyük bir şahsiyetti. Dünyâ siyâset târihinin en büyüklerindendi. Onun siyâsi dehâsı cihanşümûldü. Belki de bu büyüklüğü yüzünden anlaşılamadı ve aleyhinde yerli yabancı düşmanlar her şeyi söylediler. Hayâtı, Yahudîler, Ermenîler, Balkan komitecileri ve bütün yıkıcı şer kuvvetleriyle mücâdele içinde geçti.
    Sultan Abdülhamid Han tahttan indirilince kendisine pek çok iftiralarda bulundular; "çok adam öldürttü" dediler. Sultan Abdülhamid Han; "Ben kimin nesini öldürtmüşsem, dâva açsın, mahkeme huzurunda benden hak istesin" diye gazetelere îlân verdi. Hiç çıt çıkmadı. Ancak bir kadın; "Kocamı öldürttü" diye mürâcaatta bulundu. Mahkeme, gün tâyin etti. Tam mahkeme günü, kadının kocası gemiden indi. Meğer Trablusgarb'de İtalyanlara esir düşmüş, bilâhere serbest bırakılmış; keramet zuhur etti, o gün geldi. Böylece Ulu Hakan'a iftira atanlar çok mahcub oldular.
    Aleyhinde faaliyet gösterenlerin elebaşılarından biri olan feylâsof Rıza Tevfik, devlet elden gidince korkunç pişmanlığını dile getiren, "Sultan Abdülhamid Han'ın Ruhâniyetinden İstimdat" adlı mersiyesinde şöyle feryâd ediyordu:
    Nerdesin şevketlim, Sultan Hamid Han?
    Feryâdım varır mı bârigâhına?
    Ölüm uykusundan bir lâhza uyan,
    Şu nankör ............ bak günâhına.

    Târihler ismini andığı zaman,
    Sana hak verecek, ey koca Sultan;
    Bizdik utanmadan iftira atan,
    Asrın en siyâsî Padişâhına.

    "Pâdişah hem zâlim, hem deli" dedik,
    İhtilâle kıyam etmeli dedik;
    Şeytan ne dediyse, biz "beli" dedik;
    Çalıştık fitnenin intibahına.

    Dîvâne sen değil, meğer bizmişiz,
    Bir çürük ipliğe hülyâ dizmişiz.
    Sade deli değil, edepsizmişiz.
    Tükürdük atalar kıblegâhına.

    Sonra cinsi bozuk, ahlâkı fena,
    Bir sürü türedi, girdi meydana.
    Nerden çıktı bunca veled-i zinâ?
    Yuh olsun bunların ham ervâhına!

    Bunlar halkı didik didik ettiler,
    Katliâma kadar sürüp gittiler.
    Saçak öpmeyenler, secde ettiler.
    .... .... .......... pis külâhına.

    Haddi yok, açlıkla derde girenin,
    Sehpâ-yı kazâya boyun verenin.
    Lânetle anılan cebâbirenin
    Bu, rahmet okuttu en küstâhına.

    Çok kişiye şimdi vatan mezardır,
    Herkesin belâdan nasîbi vardır,
    Selâmetle eren pek bahtiyardır,
    Harab büldânın şen sabahına.

    Milliyet dâvâsı fıska büründü,
    Ridâ-yı diyânet yerde süründü,
    Türkün ruhu zorla âsi göründü,
    Hem Peygamberine, hem Allâh'ına.

    Lâkin sen sultânım gavs-ı ekbersin
    Âhiretten bile himmet eylersin,
    Çok çekti şu millet murada ersin
    Şefâat kıl şâhım mededhâhına.
    Rıza Tevfik

    Sultan Abdülhamid Han devrinde dünyânın dört büyük gücünden biri olan ve 7 milyon küsür kilometrekareden fazla olan ülke; İşkodra'dan Basra Körfezine, Karadeniz'den Sahrâyı Kebîr (Büyük Sahra) çöllerine uzanıyordu. Çeşitli entrika ve iftiralarla O'nu tahtından indirip ülke idâresini eline alan İttihatçılara, Ulu Hakan Sultan Abdülhamid Han; "Eğer Türkiye'yi on sene idâre edebilirlerse bir asır idâre ettik, desinler." demiş ve neticeyi de o anda işâret etmişti.
    Nitekim o târihten îtibaren, Osmanlı Devleti hızlı bir parçalanma devresine girdi. Önce Trablusgarb'ı İtalyanlar işgâl etti, sonra Balkan Harbi bozgunu oldu. Yunanistan, Sırbistan, Bulgaristan ve Karadağ aralarında anlaşıp Türklerin üzerine çullandılar. Sultan Abdülhamid Han'ın kurduğu Balkan dengesini ortadan kaldırmak suretiyle, aynı Balkan ülkeleri, bu dengeye saygı besleyen Avrupa devletlerini birbirlerine düşürdüler. Dünyânın en şaâmetli hâdiselerinden birisi olan I.Cihan Harbi'ne böylece sebep oldular.
    İngilizlerin 1900'lerdeki Hâriciye Vekili olan Edward Grey (ki Osmanlılar aleyhinde ençok faaliyet gösterenlerdendi), Sultan Abdülhamid Han'ın vefâtından sonra; "Ne büyük kayıp! Hasmımdı, ama O'nun ölümü ile diplomasi mesleği artık zevkini kaybetti." diye yazan meşhur diplomat, hâtıratında, 1912-1913 senelerinin en belli başlı hâdiselerinden Balkan Harbi ve Büyükelçiler Konferansı'na değinirken şöyle diyor:
    "Ben, II.Abdülhamid'i Yakındoğu dengesini şekillendiren bir kimse olarak tanıdım. Sultan II.Abdülhamid, bölgenin hangi güçler tarafından çeşitli oyunların çevrildiğini, bu güçlerden her birinin temâyül, kudret ve zaaflarını en mükemmel şekilde biliyordu. Rusya'nın, İstanbul ve Boğazlar üzerindeki niyetlerine vâkıf olması bir tarafa, Çar'ın buralara çok yakınlaşması hâlinde, (aynen 1878 Berlin antlaşması sırasında olduğu gibi) batılı ülkelerin, Rusya'nın davranışını önlemek için harekete geçeceklerinin de farkında idi.
    İngiltere kamuoyunun, Makedonya'daki zulüm ve Ermeni katliâmı yüzünden hissettiği infiâli, Abdulhamid hiddetle, fakat endişeden uzak bir şekilde izliyordu. Ayrıca İngiliz donanmasının Ermenistan bölgesi dağlarına yanaşamayacağını değerlendiriyordu. Özellikle Londra'nın İstanbul ve Boğazlar meselesini alevlendirmesi hâlinde, büyük ülkelerin statükonun bozulmasına izin vermeyeceklerini ve kendi aralarında savaş başlatması korkusu ile buna engel olacaklarını da tesbit ediyordu.
    Başbakan D'İsrali'nin Türkiye yandaşı politikasının taraftarı olan Lord Salisbury bile, artık tam bir kanâat dönüşü ile "İngiltere'nin Türkiye'yi tutmakla yanlış ata oynadığını" söylemeğe başlamıştı. Bu hâdise bile, Abdülhamid'i heyecanlandırmıyordu. İngiltere'nin şahsında bir Türkiye destekçisini kaybetmişti, ama şimdi Almanya'nın varlığında bizzat kendi eliyle güçlü bir dost bulmuştu.
    Sultan II.Abdulhamid Han, Anadolu'nun kalkınması ve refahı konusunda, bâzı ticârî tavizler vererek Alman dostluğuna bağlılık ve ve bu gelişmeyi kuvvetlendirmek için büyük dikkat göstermişti. Fransızlar da İstanbul'da önemli ticârî çıkarlara sâhip olmuşlardı. Ama Abdülhamid, kendi aralarında dengelenen bu dış siyâsi güçlerin ve elde edilen çıkarların arkasında en sağlam şekilde yer tutabilmişti.
    Pâdişah, gerçi Makedonya'da reform yapılması konusunda üzerindeki baskılardan sıkılıyordu ama Avusturya ve Rusya'nın diğer ülkelerin bu konu ile ilgilenmelerine izin vermeyeceklerini, bu takdirde İngiltere'nin tek başına kalacağını da, yine en iyi değerlendiren insandı. Bu konuda, kendisi üzerinde ağır bir baskı kurulmasını önlemek ve bu ülkelerin kendi aralarındaki rekâbeti kısıtlayabilmek için, Avusturya ve Rusya arasındaki rekâbeti iyi kıymetlendiriyordu. Makedonya meselesine müdâhale edebilecek bir başka ülkenin var olmamasından duyduğu kıskançlığı, İngiltere üzerinde bir tehdit unsuru olarak kullanıyordu."
    35- Sultan Beşinci Mehmed Reşad; Hükümdarlığı: M.1909-1918
    Sultan II.Abdulhamid Han'dan sonra Sultan Abdülmecid'in oğlu Sultan Mehmet Reşad tahta geçti. Ancak Sultan Reşad döneminde devlet yönetimi tamamen İttihat ve Terakkî Partisinin elinde idi. Padişâhı hiçbir işe karıştırmıyorlardı. M.1909'dan sonra idâreye hâkim olan İttihatçıların en başındaki elebaşılar; Talat Paşa, Enver Paşa, Cemal Paşa üçlüsü, I.Cihan Harbi neticesinde geride Mondros Mütârekesi'ni imzalamak zorunda kalan bir hükümet bırakarak, koca imparatorluğu yıkıp, harâb-ı turâb ettikten sonra, bir gece yarısı, Alman denizaltısı ile ülkeyi terkedip kaçtılar.
    Enver Paşa'nın îtirafı; Bu acı mağlûbiyet neticesinde diğerleri ile beraber Divân-ı Harbe sevkedilen Enver Paşa, vatanı terkedip kaçmadan önce, Mersin'li Cemal Paşa'ya şu îtirafta bulunmuştur: "Paşam! paşam! Harbin hesabını vermek bir şey değil, ona üzülmüyorum. Fakat biz Sultan Abdülhamid Han'ı anlayamamışız. Yahûdîlere, masonlara hizmet etmişiz. İşte buna üzülüyorum."
    36- Sultan Altıncı Mehmed Vahîdeddin; Hükümdarlığı: M.1918-1922
    Sultan Mehmed Reşad'dan sonra, herşeyi kaybolan ve bozulan ülkenin başına, Sultan Abdülmecid'in oğlu Sultan Altıncı Mehmet Vahîdeddin geçti ise de bu yıkılışa engel olamadı. Sultan Vahîdeddîn'e sâdece işgâle uğramış bir devletin hükümdarlığını yapmak kaldı. Kalbi vatanı için yanıp tutuşan, bu büyük vatan dostu, düşmanların hazırladığı ve Anadolu Türk nüfuzunu kırmayı hedefleyen Sevr Antlaşması'nı bütün baskılara rağmen imzâlamadı. İşgal altında kalan vatanın kurtulması için elinden gelen her türlü gayreti ve fedâkarlığı gösterdi.
    Gerçeği olduğu gibi belirten târihçilerin de ifâde ettikleri gibi, Sultan Vahideddin'in, işgal kuvvetlerinin baskılarına göğüs gererek İstanbul'u terketmeyişi, İstanbul saraylarının ve târihi hazînelerinin yağmalanıp Avrupa müzelerine taşınmasını önledi. Pâdişah, İstanbul'u terkedip Anadolu'ya geçmiş olsa idi, bugün elimizde Topkapı Sarayı hazîneleri olmayacağı gibi belki düşman onun arkasından Anadolu içlerine doğru ilerleyecek ve işgal etmiş olacaktı.
    Ayrıca, Sultan Vahîdeddîn'in halîfe sıfatı ve hilâfetin varlığı İngilizlerle savaş hâlinde olduğumuz I.Cihan Harbi günlerinde bize büyük yararlar sağladı. Onun içindir ki, pâdişahlık kaldırıldıktan sonra hilâfetin de kaldırılması için başta İngiliz Sefîri olmak üzere diğer batılı diplomatlar büyük baskı yaptılar. Bu hususta başı çeken İngiliz Sefîri'nin aşırı gayretini yadırgayan garplı bir meslektaşı, İngiliz Sefîri'ne; "Hilâfetin kaldırılması için neden bukadar uğraşıyorsunuz? Nasıl olsa pâdişahlık kaldırıldı, varsın hilâfet devam etsin." dediğinde, İngiliz Sefîri; "Siz ne diyorsunuz? Biz, Hind Müslümanlarını pâdişah aleyhine kıyam ettirmek için yüzbinlerce altın yağdırıyoruz. Arkasından halîfe hazretlerinin bir selâmı gidiyor, bizim bütün gayretlerimiz boşa çıkıyor. Ne pahasına olursa olsun, hilâfet kaldırılacaktır." diyordu.
    1 Kasım 1922'de saltanatın kaldırılmasıyla birlikte, Devleti Âliye-i Osmâniye (Yüce Osmanlı Devleti)'nin ismi gönüllerde sevgi, saygı, tâzim ve hürmetle anılacak bir mâzî oldu.
    Sultan Abdulhamid Han zamanında yedi milyon kilometrekareden fazla olan vatan toprakları bugün 784.578 kilometrekareye inmiştir.
    17 Kasım 1922'de İstanbul'daki İngiliz kumandanı general Harington, Sultan Vahîdeddîn'in hürriyet ve hayâtı tehlikede olduğu için İngeltere'ye ilticâ etmiş olduğunu açıklıyordu.
    Şurası bir gerçektir ki; kendisini seven ve sevmeyen bîtaraf bütün târihciler, Sultan Vahîdeddin'in yurtdışına bir baskı netîcesinde gittiğini belirtmekte ve bu îtibarla, O'na, aslâ vatan hâini denemeyeceği hususunda ittifak etmektedirler.
    Yurtdışına giderken bugünkü Topkapı Sarayı'ndaki hazînelerin tamamını yanına alıp götürse, O'na mâni olacak bir fert yoktu. Halbûki O, değil hazîneleri yanında götürmek, bugün Topkapı Sarayı'nda üzerleri kıymetli taşlarla süslü kamalardan iki tane götürmüş olsaydı, onlar sâyesinde torunları dahi maddî bir darlığa düşmeden hayatlarını idâme ettirirlerdi. Nitekim buna benzer teklifler Sultan Vahîdeddin'e yapıldığı halde bu teklifleri şiddetle reddederek "Ben bir Osmanlı pâdişahıyım, bunlar hazîneye âittir." dedi ve bütün târihî eşyayı Topkapı Sarayı'na teslim ettirip makbuzunu aldı.
    Yurtdışında maddî yönden büyük sıkıntıya düşmesine rağmen Batılıların kendisine bizzat yaptığı yardım teklifini, devletinin îtibarını düşünerek reddetti. Vefat ettiği zaman cenâzesine bakkal, kasap ve berberin haciz koyduğu ve bu yüzden cesedinin günlerce bekletildiği târihî hakîkatlerdendir.
    Bu hakîkatler ışığında, Sultan Vahîdeddin'e vatan hâini demek için, insanın, değil vicdânını, aklını kaybetmiş olması lâzım gelir.
    Osmanlı Beyliği'ni İmparatorluk (Devlet-i Âliye) Yapan Sebepler

    Osmanlı Beyliği daha kurulduğu andan îtibâren askerî, adlî ve mâlî teşkilâta ehemmiyet vererek işe başladı. Osmanlı fetihleri, yalnız kılıçla değil, uzlaştırıcı ve sevdirici bir politika, hukuk ve adalete tam bir riâyet neticesinde gerçekleşiyordu. Osmanlı fetihlerinin en bariz vasfı; gelişigüzel, macerâ ve çapulculuk şeklinde değil bir program dâhilinde, şuurlu bir yerleşme hâlinde tecelli etmiş olmasıdır. Bu durum, fethedilen yerlerdeki halkın hoşnutluğuna ve yeni idâreden memnun olmalarına sebeb oldu. Osmanlı idâresinin İslam şerîat hükümleri çerçevesinde, gayri müslimlere can ve mal güvenliğiyle birlikte dinlerinde de serbestlik tanıması, onların gitgide İslâmiyetle şereflenmelerine vesîle oldu.
    Osmanlı Devleti'nin kavimler, dinler ve mezhepler arasında sağlam bir ahenk tesîs ederek, halk kitleleri arasında hiçbir ayırım yapmaması, fark ve tezâda mahal vermemesi, onun dünyâ târihinde en kudretli ve cihanşümûl siyâsi bir varlık olarak doğmasını sağlamıştır. Bu ise Osmanlı sultanlarının kendi tabirleri ile «Nizâm-ı âlem» düsturu ile husûle geliyor, koca devletin hikmet-i vücûdu ve cihâdı da, millî, İslâmî ve insânî esaslara bağlı bulunan bir cihân hâkimiyeti düşüncesine dayanıyordu. Bu düşünce, gerçekten Türk-İslam târihinde en yüksek derecesini bulmuş ve müstesnâ bir kudret kazanmıştı. Bu büyük siyâsi varlık, eski ve yeni devletlerden farklı olarak, ne dışta istilâ tehditlerine ve ne de içeride çeşitli ırk, din, mezhep mensupları ve grupların huzursuzluk endişelerine mâruz bulunuyordu. Osmanlı cihân hâkimiyeti ve dünyâ nizâmı ideâli, şüphesiz millî şuur ve uyanış yanında asıl kaynağını İslam dîni ve onun cihad ruhundan alıyordu. Şeyh ve evliyânın himmetleri ile yükselen gazâ rûhu, küçük Söğüt kasabasından Bursa'ya ve bu medeniyet merkezinden de Rumeli'ye yayılıyordu.
    Osmanlı Devletinin kuruluş ve yükselişinde tasavvuf, tarîkatler, şeyhler, velîler ve dervişler birinci derecede rol oynamıştır. Osman Gâzi ve hâleflerinin etrafı din âlimleri ve evliyâ ile dolmuş ve daha ilk günden Osmanlı akınları gazâ mâhiyetini almıştır.
    Nitekim Osman Gâzi, dâmâdı olduğu büyük tasavvuf âlimi Şeyh Edebâli'ye intisâb ederek her hususta onunla istişârede bulunurdu. Kendisinden sonra gelecek Osmanlı sultanlarına da İslam âlimlerine hürmet edilmesini, onlara her türlü kolaylığın gösterilmesini ve her işte kendilerine danışılmasını tavsiye etti. Bu vasiyete lâyıkıyla uyan Osmanlı sultanları fethettikleri yerleri medrese, zâviye, imâret, dârül kurrâ ve türbelerle kudsîleştirmişler, buralarda yetişen âlimlerle dünyâya İslâmiyeti yaymışlar, asırlarca maddî ve mânevî güç ve emeklerini bu uğurda harcamışlardır.
    Osman Gâzi'nin, oğlu Orhan Gâzi'ye verdiği nasîhatin (ki bütün Osmanlı sultanlarının bir anayasa olarak kabul ettikleri ve uyguladıkları vasiyyetnâmesinin) özü şu şekildedir:
    "Oğlum! Allâhü Teâlâ'nın emirlerine muhâlif bir iş eylemeyesin! Bilmediğini şerî'at ulemâsından sorup anlayasın. İyice bilmeyince bir işe başlamayasın! Sana itaat edenleri hoş tutasın! Askerine inâmı, ihsânı eksik etmeyesin ki, insan ihsânın kulcağızıdır. Zâlim olma! Âlemi adâletle şenlendir ve Allah için cihâdı terk etmeyerek beni şâd et! Her zaman İslâma hizmet et! Zirâ Cenâbu Hak benim gibi zayıf bir kulunu bu yüce din sâyesinde nice niâmı sübhâniyyesine mazhar kıldı. Her işinde adâleti üstün tut! Ulemâya riâyet eyle ki, şerîat işleri nizam bulsun! Nerede bir ilim ehli duyarsan, ona rağbet, ikbal ve hilm göster! Askerine ve malına gurur getirip, şerîat ehlinden uzaklaşma. Bizim mesleğimiz Allah yoludur ve maksadımız Allâh'ın dînini yaymaktır. Yoksa, kuru gavga ve cihangirlik dâvâsı değildir. Sana da bunlar yaraşır. Dâimâ herkese ihsanda bulun! Memleket işlerini noksansız gör! Hepinizi Allâhü Teâlâ'ya emânet ediyorum!"
    Dünyâ siyâsetinde söz sâhibi olmuş devletlerin bugün bile rüyâlarını süsleyen, iç geçirten o muazzam cihan devletini, Osmanlılar, altı asır devam ettirmişlerdi. Bu muazzam devletin târih sahnesinden çekilmesiyle irili ufaklı 24 devlet meydana geldi. "Daha fazla hürriyet, daha âdil idâre" diye ayaklanarak kurulan bu devletler, hâlâ aradıkları huzuru bulabilmiş değillerdir. Osmanlının gitmesiyle huzur ve adâlet de beraberinde gitmiş, açlık, sefâlet ve savaşlar kol gezmeğe başlamıştır.
    Osmanlılar, kuruluşundan îtibâren dünyâ Müslümanlarının hâmîliğini ve İslâmın sancaktarlığını yapmıştır. Yüce dînimize büyük hizmet veren bu devletin ortadan kalkmasıyla, hiç şüphesiz bu hizmet kalkmayacak, bil'akis ulvî dînimizin şerefli hizmeti her devirde, yenilenen sâhipleri tarafından kıyâmete kadar devam edecektir.
    Hicrî; 12 Rebîulevvel 1415-M.; 19 Ağustos 1994

Hızlı Cevap Hızlı Cevap

Bağlanmak için tıkla


Deftere Yazı Ne İle Yazılır?

User Tag List

Tags for this Thread

Gönderi Kuralları

  • You may not post new threads
  • You may post replies
  • You may not post attachments
  • You may not edit your posts
  •  
İçerik sağlayacı paylaşım sitelerinden biri olan İzafet.com Adresimizde 5651 Sayılı Kanun'un 8. Maddesine ve T.C.K'nın 125. Maddesine göre TÜM ÜYELERİMİZ yaptıkları paylaşımlardan sorumludur. İzafet.com hakkında yapılacak tüm hukuksal Şikayetler Şikayet adresi ile iletişime geçilmesi halinde ilgili kanunlar ve yönetmelikler çerçevesinde en geç 1 (Bir) Hafta içerisinde İzafet.com yönetimi olarak tarafımızdan gereken işlemler yapılacak ve Avukatlarımız size dönüş yapacaktır.